|
|
November 06
Bu uyarılara uyun hayatınız daha kolay olsun.... İşte
hayatınızı kolaylaştıracağını düşündüğümüz 32 önemli uyarı.... Bu
uyarılar yaşamınızı cennete çevirecek...
İŞTE ÇOK ÖNEMLİ UYARILAR...
Karşınızdakini dinlemesini bilin.
Sizi dinleyenlerin anlayacağı sözcükler seçin.
İnsanların gönlünü almaktan korkmayın.
Sinirlerinize hakim olun.
Şaka yapacağınız zaman iyi düşünün.
Sürekli dert yanan biri olmayın.
Karşınızdakilerin tepkilerine dikkat edin.
Kaybetme ihtimalini de göz önünde bulundurun.
Gereksiz eleştirilerden kaçının.
Görüşlerinizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmayın.
Gürültü yapmayın ancak sesinizi duyurun.
Biri sizinle konuşurken işinizle meşgul olmayın.
Birisi konuşurken, başkalarıyla fısıldaşmayın.
Sözü başkalarının ağzından kapmayın.
Duman makinesi olmayın.
Yerinde, duramayan bir olmaktan kaçının.
Aynı sözcükleri dilinize dolamaktan vazgeçin.
Çift anlamlı sözcüklerden kaçının.
Ne zaman susmak gerektiğini bilin.
Sözünüzü güçlü bir tonla bitirin.
Başkalarını kötülemeyin.
Öğütlediğiniz şeyleri kendiniz de uygulayın.
Yüksekten atmayın.
Herkesin işine burnunuzu sokmayın.
Size akıl danışılmadıkça öğüt vermeyin.
Olduğunuz gibi görünün.
Gereksiz yere zıtlık yaratmayın.
Adil davranın.
Telefonda önce kendinizi tanıtın.
Ahizenin içine doğru konuşun.
Karşınızdakinin sözünü kesmeyin.
Arada bir şeyler söyleyerek dinlediğinizi belli edin. August 27 |
|
Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir, 'mahalle baskısı' tanımlamasını
dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü göstererek cevap verdi.
İşte ibret verici o yazı...
2008-08-27
|
|
|
|
Türbanlı
cüzzamlı mıdır? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar
utandım. "Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi?
Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak
mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?
" diyor Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir yazısında. Yazısının devamında
'Mahalle baskısı' tanımlamasını ağızlarına dolayanlara bir başka açıdan
mahalle baskısını gösteriyor.
İşte
Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir'in, 'mahalle baskısı' tanımlamasını
dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü gösteren yazısı...
Türbanlı cüzamlı mıdır?
Türbanlı
cüzzamlı mıdır? Balçiçek Pamir 3 olayla soruyor: Yeme, içme, gezme,
denize girme hakkı yok mudur? Hayatımda ilk defa başkalarının
yaptıklarından bu kadar utandım.
Sahne 1
Bodrum'da
bir sahil. İki haşemalı genç kız denize doğru yürüyor. Ne yalan
söyleyeyim ben de uzun uzun baktım. Alışık olduğum bir görüntü değil.
Bir tanesi yeşil bir tanesi mor üstelik. O sıcakta terlemezler mi diye
düşündüm. Bir tanesi yanıma yaklaştı. "Biz" dedi. "Bursa'dan geliyoruz,
ilk defa buraya geldik. Sizin de ikizlerinizi görünce benim de 1,5
yaşında oğlum var acaba ne önerirsiniz? Ne yapsak, otelden memnun
değiliz nerede kalsak?"
Bir süre sohbet ettik. Sonra ben ikizleri simitlerine oturtup denize girdim.
Sohbet
ettiğim genç kadın da kız kardeşi olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir
kızla denize girdi. O sırada diğer kadınlardan taciz başladı.
Hem de yüksek sesle.
-Şunlara bak, ne biçim kıyafet... Üstelik rüküş.
-Buralara kadar geldiler. Bodrum'un da tadı kaçtı.
-Maşallah hiçbir şeyden de geri durmuyorlar.
Utandım.
Öylesine utandım ki sormayın. Biz ne zaman böylesine sert, vicdansız
acımasız ve tacizkar olduk? Biz ne zamandan beri insanları
kıyafetlerine ve dış görünüşlerine göre yargılar ve idam eder olduk?
Hep "Sorun bizi yönetenlerde, aşağıda bir problem yok" demiyor muyduk?
Haşemalı kızlardan biri dayanamadı.
"Niye bize laf atıyorsunuz, ben de sizin gibi tatile geldim. Üstelik ben sizi rahatsız etmiyorum"
Karşıdan cevap gecikmedi.
"Görüntün beni rahatsız ediyor"
Nasıl yani?
Sahne 2
İstanbul
Kemerburgaz'da bir site. Sitenin sakinlerini bir telaş almış ki
sormayın. Elimde bir mail var. Site sakinleri sitelerine yeni taşınan
aileden son derece rahatsız olmuşlar. Neden? Çünkü ailenin "anne"si
türbanlı. Diğer site sakinlerine gönderilen mailde "Hemen bir çözüm
bulmalıyız deniliyor. Artık buralara kadar geldiler. Nasıl olur da
böyle bir aileye ev kiralarlar anlamıyoruz. Acilen bir toplantı
düzenleyip "Kimlere ev kiralanabilir" maddesinin üzerinde detaylıca
konuşmalıyız."
Kendini bilmez bir site sakini böyle bir mail atmış ne olacak ki...
Diyebilirsiniz.
Ben de öyle dedim. Bu mail bana geleli 2 ay olmuştu.
Taa
ki diğer site sakinlerini cevaplarını ve konuyla ilgili önerilen
çözümleri okuyuncaya kadar... İnanın öyle öneriler var ki yazmaya elim
gitmiyor.
Yine
utandım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde, ait olduğumu
hissettiğim topluluktan ne kadar uzaklaştığım fark ettim birdenbire.
Sahne 3
İstanbul Levent'te bir İtalyan restoran.
Dört gün önce...
Saat 21.30'da.
Elele bir çift geldi mekana.
Kadının başı kapalı.
Kenarda bir masayı tercih ettiler.
Bir süre sonra yine taciz başladı.
Bakışlar, yüksek sesle söylenmeler, gereksiz gürültüler.
Bir süre sonra "Bir daha burayı adım atmam" diye mekanı terk edenler bile oldu.
Elimde içki kadehim ağzım açık kaldı.
O
çift herkesin elinde içki kadehinden, şortlarımızdan, mini
eteklerimizden rahatsız olmadan baş başa bir gece geçirmek için kalkıp
restorana geliyor ve biz ne yapıyoruz? Ne yapsın adam hayatını Fatih ve
çevresinde mi geçirsin?
Üstelik ortada insan haklarına aykırı bir durum yok mu?
Tekrar soruyorum biz ne zaman bu hale geldik?
Şimdi
beni topa tutacak kendi deyimleriyle türban konusunda taraf olan
okuyucularıma sesleniyorum. "Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar
ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el
uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?
Zaten birilerinin amacı toplumu bölmek, biz böylesine garip insanlar haline getirmek değil miydi? Peki biz niye alet oluyoruz?
Habertürk |
August 04 Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar
Söz insanın terazisidir. Fazlası ziyan, azı vekardır.
Az konuşan kınanmaz, üstelik itibarı çok olur.
Şaka, alay ve boş konuşmak belâya yol açar.
Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar, acı söyleyenden dostlar kaçar.
Eğer
kalbde darlık ve üzüntü, vücutta bitkinlik ve halsizlik, rızıkta
eksiklik ve bereketsizlik olursa, bunun boş ve yersiz konuşmalardan
meydana geldiği bilinmelidir!
Hikmeti konuşmakta değil, susmakta aramalıdır!
Susmak aklın süsü ve cehaletin örtüsüdür.
Tatlı dilli ve cömert elli olmalıdır!
Sükut, âlimin ziyneti, cahilin aybına perdedir.
Kişi dilinin altında gizlidir. Sır saklayan murada erer.
İbadet on kısımdır, dokuzu susmak, biri de kötü arkadaştan uzak durmaktır.
Dil, irfan hazinesinin anahtarıdır, çok konuşan, gönüldeki hizmet cevherini boşaltır.
Az söz edeptir, güzel amelleri korumaya sebeptir.
Hayırlı söz keramet, sükut selamettir.
Dudak yumulur, susan kurtulur.
Yalan zayıflatır imanı, rezil eder insanı.
Dedikodu gıybettir, şiddetli bir afettir.
Alay belki güldürür, ama kalbi öldürür.
Güzel söz sadaka, mahşere nafakadır.
Çok söz kalb katılaştırır, Haktan uzaklaştırır.
Çok gülmek ayıptır, ahiret için kayıptır.
Kimin azsa sözü, açılır kalb gözü.
Fazla şaka cahillik alameti, sükut et, istersen selameti.
Kişi lisanıyla olur insan. Kötü dili kendisine düşman, çok konuşan olur pişman.
Her sözde vebal var, kurtulur susanlar. Az söz hikmettir, Rabbimizden nimettir.
Dil söylerse gönül susar, gönül susunca, dil zehir kusar.
Söz dinleyen âlim, susan sâlim olur.
Dil ederse istirahat, kalb eder rahat.
Çok konuşan gaf eder, vakti israf eder.
Dilini hep tutan çok fayda sağlar, dilini tutmayan yarın çok ağlar.
Dil yarası ok yarasından acıdır.
Akıllı, bildiğini söylemez, deli söylediğini bilmez.
Bilmem demek, ilmin yarısıdır.
Kime sır söylersen onun kulu olursun.
July 24
Şükür ve Sabır
"Kim
nimete kavusunca sukreder, dert ve acilarla karsilasinca sabreder,
haksizlik yapinca af diler, haksizliga ugradiginda da affederse... iste
onlar guvende ve dogru yolda olan kimselerdir."
(Taberani)
Nimete sukur, acilara sabir, hatalarindan ozur dileme ve karsilastigi haksizliklari affetme buyuk bir erdemdir .
Dogruluk
"Tehlikeli oldugunu bile gorseniz, gercegi aramaktan, dogruya ulasmaktan geri durmayin.
Zira kurtulus, sadece ve sadece dogruluktadir."
(Ibn-i Ebiddunya)
insanların en hayırlısı...
"Insanlarin en hayirlisi, omru uzun, ameli de guzel olan kimsedir."
(Tirmizi - 2330)
Insanlarin
hayirli olup olmamalarini belirleyen sey, amelleridir. Guzel ve salih
ameller isleyen; ibadetleri, hayir ve iyilikleri cok olan kimseler
insanlarin en hayirlisi sayilmaya layiktirlar.
Amelleri guzel olan kimsenin omrunun uzun olmasi da ikinci bir guzellik ve hayirlilik sebebidir.
Omrun uzun, amellerin de guzel olmasi, gercekten insan icin buyuk bir bahtiyarlik vesilesidir.
Uzun
omur tek basina bir dua ve istek konusu olmamali, beraberinde guzel
ameller, guzel davranislar, o uzun omru susleyip guzellestirmelidir..
Keşke deme...
"Basina bir is geldiginde: 'Sayet soyle yapsaydim, soyle olurdu' deme.
Fakat
'Bu Allah´in takdiridir ki, oyle olmasini diledi ve oyle yapti' de.
Cunku keskeler, seytanin vesvese ve kandirmalarina yol acar."
(Muslim - 2664)
Bir
is olup bittikten sonra, ardindan keske soyle yapsaydim, boyle
yapmasaydim diye ah vah etmenin hicbir yarari yoktur. Olan is, Allah´in
diledigi sekilde olmus bitmistir. Allah´in takdir ettigi bir seyi kulun
degistirmeye gucu yetmez.
Bu sebeple keske sozunden Allah hoslanmaz. Bu soz, seytanin vesveselerine yol acar, kader inancina zittir.
Üç şey kabre gelir, ama...
"Uc sey, olen kisinin ardindan gider: Ailesi, mali ve ameli...
Ailesi ve mali olu kabre konduktan sonra geri doner. Ameli ise, olen kisiyle birlikte kalir."
(Buhari - 6514; Muslim - 2960)
Olen kisinin dunyadan her seyle ilgisi kesilir. Ancak su uc sey bundan istisnadir :
Ailesiyle
ilgisi, kabre konulup topraga gomulunceye kadar devam eder. Sonra aile
fertleri onu orda birakip mezarliktan geri donerler.
Mali ile ilgisi de, kefenlenip kabre konmasiyla biter. Geride biraktiklari, mirascilarina intikal eder.
Olunun
ameliyle yani yaptiklari ile ilgisi ise kabre konmakla sona ermez. Iyi
veya kotu ameller kulun yaninda kalmaya, ona mukafat veya ceza
kazandirmaya devam eder.
Yeniden dirilirken...
"Her kul, olmus oldugu hal uzere diriltilecektir."
(Muslim/Cennet 83)
Dunya hayati bir imtihan meydanidir. Kulun iyi veya kotu nasil bir hayat yasayacaginin, denenme yeridir.
Insan
icin onemli olan, bu imtihan suresini tamamlayip bu dunyadan ayrilirken
iman ve guzel amel sahibi olarak ahirete gocmek, hayat imtihanini
yuzunun akiyla verip kazananlardan olmaktir.
Hadisin
ifadesine gore, kul son nefesini nasil bir inanc ve duygu icinde
verirse, ahirette o hal icinde diriltilecektir. Bu durumda kulun
ahiretteki durumunu belirleyici faktor bu dunyadaki yasayisi ve son
nefesindeki inanci olmaktadir.
Allah şu uç kimseye kıyamet gününde rahmet ederek bakmaz
"Allah
su uc kimseye, kiyamet gununde rahmet ederek bakmaz. Onlari kusur ve
gunahlarindan (bagislayarak) temize cikarmaz. Ayrica onlar icin cok
uzucu bir azap da vardir:
- Elbisesini (kibirle) yerlere kadar saliverene,
- Yaptigi iyilikleri insanlarin basina kakana,
- Yalan yemin ederek sattigi esyasina surum saglamaya calisana..."
(Muslim, Ebu Davud, Nesai, Ibn-i Mace)
Alış-verişleri Bereketli Kılmak
"Alici
ile satici, (sozlesme imzalayip) birbirinden ayrilmadikca, bir mali
alip almamakta tercih haklari vardir. Alici ile satici, alisveriste
dogru konusur ve maldaki kusuru acikca soylerlerse, alisverisleri
kendilerine bereketli kilinir.
Sayet malin kusurunu gizleyerek yalan soylerlerse, (belki) kar edebilirler, ama alisverislerindeki bereketten yoksun kalirlar.
Yalan yere yemin, (aliciya guven verip) satisi (surumu) artirsa dahi, gercekte kazancin bereketini yok eder."
(Buhari, Muslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Dua ederken...
"Sizden biriniz:
- Allahim, dilersen beni affeyle, dilersen bana aci, demesin.
Allah´tan istegini kesin dille yapsin. Cunku Allah´i zorlayan hicbir kuvvet yoktur."
(Buhari, Muslim)
Insanin dua yaparken tereddutlu ve istemekte cekingen olmasinin bir tek sebebi vardir : Yaptigi gunahin cok buyuk olduguna inanmasi ve Allah´in onu bagislayacagina umidinin tam olmamasi...
Halbuki isledigi gunah ne kadar buyuk olursa olsun, Allah´in af ve bagislamasini asip tasamaz. Allah´in rahmet ve affi daha coktur, daha buyuktur, daha genistir.
Allah´in
rahmetinden umit kesmenin ise, hicbir hakli nedeni yoktur. Allah´i
affetmemeye zorlayacak hicbir guc ve kuvvet yoktur. Insan yeter ki
samimi tovbe etsin, gunahtan kesin kararla vazgecsin.
Allah´a inanan bir kisi, Rabbinden hicbir zaman umitsiz olmaz; sadece kendini affa layik hale getirmeye calisir.
Allah'tan (celle celaluhu) afiyet isteyiniz
"Dusmanla karsilasmayi (sakin) arzu etmeyiniz. Allah´tan (bela degil) afiyet isteyiniz. Dusmanla karsilasmak zorunda kaldiginizda da sabrediniz."
(Buhari, Muslim)
Kulun, sevabi cok diye bela istemesi, sabretmek zorunda kalacagi durumlara istekli olmasi, edebe uygun bir temenni degildir.
Cunku
kulun belayi isteyipte verildigi zaman sabredememesi hali, aleyhine bir
durumdur. Bu durumda sizlanmaya hicbir mazeret bulamaz.
Uygun
olan, Allah´tan hep afiyet istemektir. Beladan Allah´a siginmaktir. Ama
bela geldiginde de sabra calismaktir. Bu durumda Allah´tan yardim ve
tahammul istemek; hem makul, hem de edebe uygundur.
(Kaynak : www.resulullah.org )

Ey ihsanı bol Allah'ım sana hamd ederim.
Ey yegane Rabbim senin önünde eğilirim.
Yücesin,kullarından dilediğine sonsuz nimetler verirsin.
Ey Yaradanım..!
Sana sığındım.
Varlık ve darlık zamanımda,
Eğer sende beni kapından kovarsan
Kime sığınırım!
Senden başka kim şefaatçi olur!
Gizli yakarışımı duyuyorsun.
Beni,senden ümit kesenlere katma.
Aşk ateşimi yandır.
Secdeye kapandım, beni azabından esirge.
Dünyadan sıyrılıp huzuruna geldim.
Mal ve oğulların fayda veremeyeceği,
O büyük günün dehşetinden sana sığınırım!
Günahım büyük!
Ama senin affın ondan daha büyük.
Senin affın sadece iyilere olacaksa;
Kötüler ne yapacak,kime sığınacak?
Allah'ım iyilerden değilim ama
En kötülerden de değilim.
Günahım büyük ama
Senin affın günahlarımdan da büyük.
Günahlarımı düşündükçe gözlerim yaş döküyor!
Sen beni öyle yarattın ki,
Senden başkasına dönemem.
Umudum sensin ama
Endişem de şudur;
Ya beni kapından kovarsan?
Nereye gideyim!
Herkes uykudayken
Senin şu kulun sana yalvarıyor.
Bizi İmandan,
Kur'an 'dan,
İslam'dan,
Ayırma..!
Müslüman olarak canımı al!
AMİN...!
Ya Rabbi!
Verdiğin cana şükür, aldığımız nefese şükür,
yanımızda olanlara şükür, kıymetimizi bilenlere şükür, verdiğin
nimetlere şükür, tattığımız güzel şeylere şükür,
yaşadığımız acılara şükür ki daha büyükleri var, verdiğin vereceğin her şeye şükürler olsun Ya Rabbi!..
Fotoğraf: Bilal Tırnakçı
Allahım! Bakışımızı ibret, Sükûtumuzu hikmet, Konuşmamızı sanat ve marifete dönüştür, Ya Rabbi!
Allahım! Beni, benim önüme engel olmaktan, Beni, benim hayatımın kemirgeni olmaktan, Beni, bana yalan söylemekten muhafaza eyle, Ya Rabbi!
Ben beni bıraktığım zaman,
Sen beni bırakma Ya Rab!..
Yunus Emre 
. Uykudan kalktığınızda Allah’ı zikr ediyor musunuz?
2. Sabah namazını camide kılmaya hırs gösteriyor musunuz?
3. Allah’ın size helal rızk vermesi için dua ediyor musunuz?
4. Kabir azabından Allah’a sığınıyor musunuz?
5. Cennete koymasını Allah’tan istiyor musunuz?
6. Beş vakit namazı vaktinde cemaatle eda ediyor musunuz?
7. Revatib sünnetleri eksiksiz yapıyor musunuz?
8. Namazlarınızı huşu ve hudu içinde kılıyor musunuz?
9. Kazancınızda, yeme, içme ve giymenizde Allah’tan korkuyor musunuz?
10. Müslüman olma nimetine yeterli şükr ve hamd yapıyor musunuz?
11. Göz-kulak, kalb ve sair azalarınızın sıhhatinden dolayı Allah’a hamd ediyor musunuz?
12. Duaların kabul olduğu vakitleri gözleyip dua ediyor musunuz?
13. Allah’ın kitabından öğrendiklerinizle amel ediyor musunuz?
14. Nebiler sultanının sünnetlerinden öğrendiklerinizi hayatınıza tatbik ediyor musunuz?
15. Dinimizin teklif ettiği ve hepimizin bilmesi gerekli olan farzları
öğrenmede, ilim meclislerine katılmada hırslı davranıyor musunuz?
16. Ferc, göz, kulak ve sair uzuvlarınızı haramdan koruyor musunuz?
17. Nebiler nebisine çok salavat-ı şerife getiriyor musunuz?
18. Hastaları ziyaret ediyor, hal ve hatıralarını soruyor, elinizden gelen yardımı yapıyor musunuz?
19. Allah için müslümanların cenazesine katılıyor, yakınlarını taziye de bulunuyor musunuz?
20. İyiliği emr edip, kötülükten sakındırıyor musunuz?
21. Kardeşlerinize, arkadaşlarınıza Allah için nasihat ediyor musunuz?
22. Kardeşlerinizi nefislerinizden de öte görüp yardım ediyor, ihtiyaçlarını gideriyor musunuz?
23. Ahde vefa, vadinize karşı da sadık davranıyor musunuz?
24. Allah’ı her an ve zaman üzerinizde Rakîb görüp gizli-açık her amelinizde ihlaslı davranıyor musunuz?
25. Zenginlik ve fakirlikte cimrilikten ve israftan kaçıp iktisatlı davranıyor musunuz?
26. Size karşı bütün münasebetlerini kesse bile akrabalarınıza gidip geliyor musunuz?
27. Öfke ve rıza anında adaletli davranabiliyor musunuz?
28. Size zulüm edeni af ediyor, sizi mahrum bırakan ihsanda bulunabiliyor musunuz?
29. Susmanız fikir, konuşmanız zikir, bakışınızda ibret olacak şekilde davranabiliyor musunuz?
30. Allah için sevip, Allah için kızabiliyor musunuz? (Yoksa nefis ve menfaatlar mi devreye giriyor...)
31. Kardeşlerinizle kalblerinizin telifi, muhabbetinizin ziyadesi için hediyeleşebiliyor musunuz?
32. İyi arkadaşları seçip kötü arkadaşlardan uzaklaşabiliyor musunuz?
33. Kalbi öldüren kahkahadan kendinizi alıkoyabiliyor musunuz?
34. Allah ve ahiret korkusuyla daima ağlayabiliyor musunuz?
35. Günahlarınızın affı için, Allah’tan çok af dileyebiliyor musunuz?
36. Kalbinizin iman üzere sabit kadem kılması için Allah’a çok dua ediyor musunuz?
37. Kadın-erkek bütün müminler adına dua dua yalvarabiliyor musunuz?
38. Muhtaç ve fakirlere sadaka veriyor musunuz?
39. Müslüman kardeşine -aslında sadaka olan güler yüzle bakıyor- karşılıyor, öylece muamele ediyor musunuz?
40. Nefsiniz için değil, sadece Allah’ın haraları çiğnendiği için kızabiliyor musunuz?
41. Haset, kin... gibi nefsi ve şeytani hastalıklardan kalbinizi temiz tutabiliyor musunuz?
42. İhlas, tevekkül, merhamet, takva, vera, sabır, hilm gibi ahlakı hamide ile nefislerinizi süslendirebiliyor musunuz?
43. Musibet başınıza geldiğinde imtihanı kalb ile (inna lillahi ve inna ileyhi raciun) diyebiliyor musunuz?
alıntı 
Kimseden Teşekkür Bekleme
İnsan vardır ;
İnançlıdır.
Uyumludur.
Barışçıdır.
Elde ettiğinden fazlasını başkası için de ister.
Bunun için,
Hep mutludur.
Huzurludur.
Örnek insandır.
Ölüp gitse de ;
Kalplerde özel yeri vardır.
***
İnsan vardır ;
İnkarcıdır.
Doyumsuzdur.
Takdir edilince hoşlanır,
Fakat takdir etme duygusundan yoksundur.
Nefsinde gurur,
İçinde hep BEN duygusu vardır.
Ve o BEN e mahkumdur.
İşinde ona mahkumdur.
Sözünde ona mahkumdur.
Sosyal ilişkilerinde ona mahkumdur.
Ona göre;
Hep kendi işi, davranışı doğrudur.
Hep kendi sözü doğrudur.
Hep kendi görüşü doğrudur.
Hep kendisi üstündür ..
***
İnsan vardır;
Kendini yaratanı tanısın,
O nu ansın,
O na şükretsin diye yaratıldığı halde..
O başkasını tanımakta,
Başkasını anmakta,
Başkasını saymakta,
Başkasına şükretmektedir!..
Neden mi ?
Çünkü;
İnkar duygusu nefse hoş gelir.
Karşı koyma ve başkaldırma dürtüsü,
Nefsi tatmin eder.
İçteki BEN i kamçılar.
İyiliği unutmayı,
Bir özellik, bir ayrıcalık sayar&
Ulu yaratıcıya karşı bile
Şükretmeyi unutturur!..
***
Şu halde ;
BEN mahkumları arasında,
Kimseden teşekkür bekleme !..
Biri senin iyiliğine karşı kötülük yaparsa...
İyi anıları yakıp yok ederse ...
Tüm iyilikleri unutursa;
Sakın şoka girme !..
Hayrete düşme !...
Unutma ki;
İyilik yaptığın için ;
Düşmanların çoğalabilir.
Seni çekemeyenler olabilir.
Hatta ;
Dışlanabilir,
Unutulabilirsin !..
Yine de gam yeme !..
Çünkü;
Bazen insan nankördür.
***
Bir anayı, bir babayı düşün !..
Evladını yetiştirmiş ...
Yedirmiş, içirmiş, giydirmiş ...
Eğitmiş, öğretmiştir !..
Uyuyuncaya kadar, hep uykusuz kalmış,
Onu doyuruncaya kadar aç kalmış,
Rahat etmesi için yorulmuştur!..
Ne var ki;
Bazen çocuk,
Büyüyüp güçlenince,
Kendi kendine yetince,
İçindeki BEN kabarınca ;
Anasını, babasını dışlamış,
Dahası ;
Ağır sözler söylemeye,
Zulmetmeye,
Onlara el kaldırmaya başlamış !..
Fakat ne gam !..
Sütü bozuk,
Kişiliksiz kimseler
İyilikleri unutsa da,
Hiçbir şeyi unutmayan birine,
Yüce yaratıcıya güvenmek gerek !..
Öyle ise ;
Kimseden teşekkür bekleme !..
* * *
Hiçbir şey,
İyilik yapmana engel olmamalı ...
Başkasını düşünmekten,
Hakkı söylemekten,
Seni alıkoymamalı ...
Ümitsizliğe düşmeye,
Neden olmamalı ...
Yapacaksan ;
İyiliği teşekkür için değil.
ALLAH için yap !..
Ve her zaman
Kazançlı sen ol !..
Unutma !..
Kindarın kini sana zarar veremez !..
Ve sen,
İyilik yapabildiğin için şükret !..
Şükret ki ;
Sen iyisin, o kötü !..
Şükret ki;
Sen doğru yoldasın, o yanlış yolda ...
Şükret ki;
Sen mutlusun, o mutsuz !..
***
Kimseden Teşekkür Bekleme !..
Birine hediye ettiğin kalemle o,
Seni hicvedebilir, yerebilir,
Dayanması için verdiğin bastonla,
Senin başını yarabilir.
Öpmek için aldığı elini,
Hatta ısırabilir ...
Zîra
Aşağılık yaratık,
Kendini yaratana karşı,
Büyütene karşı,
Eğitene karşı..
Bu denli nankör olursa ;
Diğer varlıklara karşı,
Onun daha iyi olması beklenemez !..
Öyle ise ;
Yaptıkların için,
Yapacakların için,
Kimseden teşekkür bekleme !..
Ve bil ki ;
Her şeyi iyi bilen,
Her şeyi iyi değerlendiren,
Çok güçlü,
Çok yüce..
Bir yüce yaratıcı vardır !...
O, sana ve herkese yeter !.
 July 18 Nerede Of Of diyeceğini bile bilemeyişime OF...
Elimdeki bunca verilenlere şükür edemeyişime OF...
Geçmiş zamanımı ibadet yağmurlarıyla sulamayıp,
bir çöl gibi bırakmanın pişmanlığını duyamayışıma OF...
Günahların ızdırabını içimde duyamayışıma OF...
Çeşme gibi çeşmimden(göz) yaşlar akıtmam gerekti.
Kutlu Nebinin(s.a.s) “Ürpermeyen kalpten sana sığınırım” dediği gibi ben de günahlarımı her daim hatırlamalı ve bundan dolayı ürpermeli, bu halin olmayışından da ona sığınmalıydım.
Ben kendimce “Pişmanlık Dilekçesi” ile başvurulan resmi kurumlardaki dilekçe gibi bir “Tövbe Dilekçesi”
vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Dünyada pişmanlık dilekçesi vermeyen
ya eğitimden okuldan mahrum, ya da hapishanelerde kalıp çıkarılan
yasadan yararlanamayacaktı. En fazla 60 – 70 senelik dünya hayatının
keyif ve lezzeti eksik olacaktı. Peki, tövbe dilekçesi vermezsek ne
olurdu? Allah muhafaza ebedi hayatımızı berbat edebilirdik.
Evet
sizi bilemem ama; İşlemiş olduğum günahlardan dolayı, Bende bir
kaçkınım, ben de bir asiyim, ben de sahibime başkaldırmışım, “Yok mu
bana bir pişmanlık yasası, yok mu bana da bir af?” deyip durmam
gerekmez miydi? Nefsimin, arzularımın tutsağıydım. Ben de özgür
olmak istiyordum. Bir kuş gibi, tövbe ve istiğfar kanatlarıyla özgürlük
semasına “Rıza” semasına uçabilmeliydim. Olabilirdi. Evet, İstesem yapabilirdim.
Bazen
“Sonunda falanca kişi de, Pişmanlık yasasından yararlandı” haberleri
duyuyordum. Peki, ümit edilmeyen kişiler bile pişmanlık yasalarından
yararlanabilirken, ben niye pişmanlık kanunundan(tövbe)
yararlanmayayım? Evet, mahşerde o büyük diriliş gününde, belki benim
içinde “Sonunda Turan’da pişmanlık yasasından yararlandı” denilseydi,
ne olurdu? Ahh…Ne olurdu…
Pişmanlık
yasalarından faydalananlar, itiraflar yaparlardı ve itiraflarına görede
cezaları değişirdi. Bende onun huzurunda ellerimi açıp, kusurlarımı
görüp onun “Settar” ismine sığınmalıydım. İtiraf edene merhamet ediliyordu. Banada “Erhamürrahimin” merhamet edecekti ve edeceğini müjdelemişti de.
"Onlar
fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı
anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan
başka bağışlayan kim vardır. Onlar yaptıklarında bile bile direnmezler" (Âl-i İmrân,135)
Bu gibi müjdeler her an için geçerliydi, her yerde de yapılabilirdi. Evet her şeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Kutlu Nebi (s.a.s) "Yüce Allah kulunun tövbesini, ölüm anında boğazında hırıltı başlamadıkça, kabul eder"
diyordu. Demek elimi çabuk tutmalıydım. Her an ecel aslanı pençesini
indirebilirdi. Ben tövbemi, pişmanlığımı her yerde de yapabilirdim,
çünkü O “her yerde hazır ve nazırdı”. Aracısızda yapabilirdim, çünkü O
“her şeyi işitendi”…
Onun
affı rahmeti yağmur gibiydi. Her yere yağardı, ama kayaların yağmurdan
hissesiz kalması gibi, katı yürekli pişmanlık ateşiyle gönlünü
eritmeyenler, bundan nasipsiz kalacaktı.
Bülbül her yere konar mıydı? Ancak pişmanlık ateşiyle günah kirlerinin yandığı, temiz bir gönül bahçesinde af bülbülü işitilebilirdi.
Nerede Of Of diyeceğini bile bilemeyişime OF.
Elimdeki bunca verilenlere şükür edemeyişime OF.
Geçmiş zamanımı ibadet yağmurlarıyla sulamayıp, bir çöl gibi bırakmanın pişmanlığını duyamayışıma OF.
Günahların ızdırabını içimde duyamayışıma OF.
Çeşme gibi çeşmimden(göz) yaşlar akıtmam gerekti. Kutlu Nebinin(s.a.s) “Ürpermeyen kalpten sana sığınırım” dediği gibi, ben de günahlarımı her daim hatırlamalı ve bundan dolayı ürpermeli, bu halin olmayışından da ona sığınmalıydım.
Kim
bilir? Belkide, gözyaşlarıyla geçirilen bir gün veya pişmanlık
sancılarıyla iki büklüm olup eda edilen bir namazın ardından gelecekti
af kararı.
İşte, gerçekte hakiki beraat gecesi, hakiki bayram ona denilecekti.
Hz. Ali’nin “Bugün amel var, hesap yok. Yarın da hesap var, amel yok.”
Sözünü hatırlayıp kalemim elimden alınmadan, imtihan bitti zili “ecel”
çalmadan gözyaşlarımla, dilimdeki tövbe, gönlümdeki sancı, vicdanımdaki
ürpertiler ile amel yapıp hayat sahifemi süslemeliydim…
Gidenler hesap, bugün ve yarınlar ise fırsattı.
Şartlarına
uyarak yaptığımız bir işten nasıl netice bekliyorsak, tövbenin
şartlarına uyduğumuzda da Allah’ın rahmetini ummalıyız.
Kutlu nebinin “Pişmanlık Tövbedir” sözü gereği tövbe üzerinde biraz duralım.
Tövbe;
pişmanlığın mırıltılarıdır, geçmişte yapılan kusurlara pişmanlık ve
şimdiki varsa yanlış hal ve vaziyetin terk edilip, gelecekte
istikametli bir yürüyüş sergileme kararlılığıdır. Tövbede en can alıcı
nokta “Sağılmış olan sütün hayvanın memesine dönmesi nasıl mümkün değilse, öylece o günaha bir daha dönmemek anlamında” ki kararlı bir tövbe olmasıdır. Ki buna da “Nasuh Tövbe” denir.
Günahlara hayat hakkı vermemek lazım. “İnsan hayatında ömrü en az, en kısa olması gereken şey hata ve günahlar olmalıdır”. Günahkâr
zehirlenmiş bir insan gibidir, zehirlenen kişi için vakit geçirmek
nasıl tehlikeli ise günah işleyeninde tövbede gecikmesi o derece
risklidir.
Tövbe;
kendini yenilemek, bir iç onarım, günah çukuruna girmiş kişinin
hoplayıp çıkması, nefsanî arzulara dur deyip erkekçe duruşun adıdır.
İradenin günahlara geçit vermemesidir. Benliğin, nefsin arzularıyla
düellosu da diyebiliriz.
Efendimiz buyururlar ki “Herkes hata işler, hata işleyenlerin en hayırlıları da tövbe edenlerdir.” Zamanın
dehşetinden dolayı günah zemininden uzak durmak en selametli yoldur.
Yoksa yarın mahşerin dehşeti içinde duyacağımız pişmanlığın hiç mi hiç
faydası olmayacaktır. Nitekim mahşer gününün o büyük diriliş gününün
bir ismi de “Pişmanlık Günü” dür.
Vicdanında, hatalarına kusurlarına tiksinti duyanlara Tövbe ve istiğfar ilacını günahlarına sürenlere SELAM OLSUN.
July 10
"Cennete
giren hiç bir kimse, dünya üzerindeki her şey kendisine verilse bile,
dünyaya dönmek istemez. Ancak şehid müstesnadır. O, göreceği ikramdan
dolayı tekrar dünyaya dönüp on defa daha öldürülmeyi (şehid olmayı)
temenni eder"
(Buhârî, Cihâd 6; Müslim, İmâre,108,109; Neseî, Cihâd 33).
Tüm şehitlerimize Allah'tan Rahmet, Yakınlarına Sabr-ı Cemil duası ile...
Şehitlik Mertebesi
Şehidlik, İslâm'da en büyük mertebedir. Şehidlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Âhirette en büyük rütbenin Peygamberlikten sonra şehidlik olduğu belirtilmiştir.
Bunun içindir ki, şehidlerin üzerlerinde bulunan kul hakkından başka
bütün günah ve kusurları Allah tarafından afvedilmektedir. Âyet-i
Kerîme'de şehidlerle ilgili şöyle buyurulur: "Sakın Allah yolunda
öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar Rableri katında diridirler ve
Cennet meyvelerinden rızıklandırılırlar. Onlar Allah'ın kendilerine
verdiği ihsandan (şehidlik rütbesinden) dolayı neş'eli haldedirler."
(Âl-i İmrân, 169-170).
"Allah
yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyiniz. Belki onlar
diridirler. Fakat siz anlamazsınız." (el-Bakare, 154). Hadîs-i
şerîflerde ise şöyle buyurulur: "Cennete giren hiçbir kimse,
dünyadaki her şey'in kendisinin olması karşılığında dünyaya dönmek
istemez. Yalnız şehid olan, kavuştuğu şehidlik rütbe ve nimetlerinden
dolayı dünyaya dönüp 10 kere daha öldürülmeyi temenni eder..."
Böyle
büyük ve ulvî makam ve yüce rütbeye her müslüman kavuşmayı cân ü
gönülden arzu eder, bütün varlığıyla Allah'tan temenni ve niyazda
bulunur. Hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur: "Şehâdete nailiyeti Allah
Teâlâ'dan sıdk ile isteyen kimseyi, Allah şehidler mertebesine
ulaştırır. Velev ki döşeğinde vefat etsin." Allah'ın rahmetinin
genişliği ne kadar büyük...
Şehitlerin Şefaat Hakkı vardır..
"Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) 70 kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî). "Kıyâmet gününde 3 sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler..." (Tâc)
Şehitler öldüklerini bilmemektedirler.
Şehitler
kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler.
Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat
yaşadıklarını bilirler. Peygamberimiz, �Şehit ölüm acısını hissetmez.� buyurur.
Kur�an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir.
Yani
kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün.
Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu
bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel
lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen,
şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve
gerçek lezzet alır. İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu
için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden
aldıkları lezzet tamdır. Kuranı Kerim de bu husus bildirilmiştir.
Şu kimseler de şehid-i uhrevî(âhiret şehîdi) dir: * Suda boğulanlar. * Ateşte yananlar. * Enkaz altında kalanlar. * Veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler. * Sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler. * İlim yolunda ölenler. * Ciğer hastalıklarından ölenler. * Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar. * Baş ağrısından ölenler. * Karın ağrısından ölenler. * Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler. * Cuma gecesi ölenler. * Gurbet ilde vefat edenler. * Akrep, yılan sokması gibi sebeblerle vefat edenler..
Kızılca kıyametin koptuğu günlerdi.
Adına
“Çanakkale” denen destanı yazacak koç yiğitler, dilde Allahü Ekber,
niyetlerde zafer ile düşmüşlerdi cephe yollarına. Vatan ki, emanetti
anadan babadan; vatan ki korunmalıydı hain düşmandan.
Düşmana ‘illallah’ dedirtecek er oğlu erlerden biriydi Ali.
Anasının en büyük arzusu oğlunun hâfızlığını görebilmekti. Ali,
gayretlerinin semeresini almış, hâfız olmuştu; anasının yüreciği
sevinçle dolmuştu. Ağzı dualı Ali’nin anası; ‘Bir de oğlumun
mürüvvetini görsem!’ diye geçirdi içinden. Âh bir görebilsem! Köyün,
güzel olduğu kadar terbiyeli, hanım hanımcık kızı Adeviye’yi Ali’ye
istediler. Adı gibi iyilikseverdi Adeviye. Çok geçmeden düşman ateşinin
gölgesinde sâde bir düğünle evlendiler. Adeviye, Ali’yi kendi elleriyle
hazırladı cepheye. ‘Git Ali’m!’ dedi Adeviye.
Vatan için, doğacak evlâdımız için git, dedi.
Gitmek lâzımdı. Neylersin ki evde oturma zamanı değildi. Vazife kurşun
kadar ağırdı. Vatan söz konusu olunca geçilirdi serden. Ali, acısını
içinin en girift yerine gömüp “Yine geleceğim.”dedi. Silâhıyla, silâh
yoksa süngüsüyle, o da yoksa bedeniyle siper olacaktı ya düşman
ateşine. Düşmanı savacak ve dönecekti evine. Ali gitmişti bir kış
soğuğunda. Cepheden şehitlerin haberi tez ulaşıyordu köye. ‘Ali’mden
bir haber var mı?’ diyordu Adeviye kalbi yerinden fırlarcasına. Bir
haber yoktu Ali’den. Sağ mıydı, yaralı mıydı, adı sanı bilinmez bir
yerde şehitlerin arasına mı karışmıştı, bilen yoktu. Adeviye günlerce,
mevsimlerce bekledi, bekledi. Giden gelmiyordu, acep nedendi?
Günler yokluk, kıtlık ve sıkıntıyla geçiyordu.
Asker Ali’den iyi veya kötü, bir haber gelmiyordu. Adeviye’nin
tesellisi minik yavrusu Cevdet’i olmuştu. Çalan her kapı, duyulan her
ayak sesi, Adeviye’nin yüreğini hoplatıyordu. Ya gelen Ali ise!
Rüyalarında her dâim Ali’yi görüyor, asker kıyafetiyle karşısında
mütebessim çehreyle duran Ali’nin yaralarını pansuman ediyordu.
Rüyalara sık sık gelen Ali, kendi evine gelmiyordu bir türlü. Babasının
bir fotoğrafını görmeden büyüyen Cevdet, yürümeye başlamıştı. Cevdet,
Çanakkale’yi anlatan ninnilerle büyümüş; masal yerine, destanlar
dinlemişti anasından. Ülke düşmandan temizleneli yıllar olmuştu.
Ali’nin âkıbetinden haber yoktu. Kolunu, bacağını, bedeninden bir
parçasını Çanakkale’de bırakan erler de dönmüştü köylerine. Köylü;
‘Kocan şehit olmuştur, bekleme artık Ali’yi.’ diyemedi. Yaslı anacığına acısını unutturmaya çalışan Cevdet büyümüş,
iş güç sahibi olmuştu. Adeviye ne vakit bir yere gidecek olsa, ‘Baban
gelirse, çağır beni oğul!’ derdi. Komşulara gitse, mevlide, akrabalara
gitse, hep aynı sözü söylüyordu oğluna: ‘Baban gelirse, çağır beni
oğul!’ Günler yerinde durmadı. Zaman çark misali döndü.
Alınlarda çizgiler derinleşti, saçlara beyazlıklar aktı. Adeviye,
Ali’nin geleceği ümidiyle yaşadı durdu. Her sözünün sonunda Cevdet’e,
‘Baban gelirse…’ diyordu. Adeviye, güçten takatten kesilmişti. Geri
dönülmez hastalığın pençesine düşmüştü. İyice ağırlaşmıştı artık. Son
demlerinde oğlu Cevdet’i yanına çağırdı, yavaşça: ‘Oğlum!’ dedi. “Bana iyi baktınız. Hakkınızı helâl edin. Baban bir gün gelirse ona; ‘Annem seni hep bekledi.’ de.”
Cevdet’in ve oradakilerin gözlerinden sicim sicim yaşlar boşalırken
Adeviye beklenmedik bir şekilde irkilerek doğruldu, kapıya doğru
gülümseyerek “Hoş geldin Ali, hoş geldin!”diyerek ruhunu teslim etti.
Değil miydi ki şehitler ölmezlerdi, Rab katında diriydiler. * Bu hikâyedeki hâdise ve şahıslar tamamen gerçektir.
Sızıntı Hayatımızın
her ânı değişik imtihanlarla dolu. Bu imtihanlar sabır ve azimle
başarıldığı takdirde bizi olgunlaştırıyor ve niyetimize göre Rabb’imize
yaklaştırıyor.
Her
insanın hayatının değişik karelerinde yaşadığı ve insana sağlığın ne
kadar büyük bir nimet olduğunu öğreten bir imtihanımız var: Hastalık.
Hastalık
bir imtihandır. Hastalığın hikmetini bilen ve ona göre hareket edebilen
insanlar, bu imtihanı başarıyla vermiş olurlar. Hepimiz mutlaka hasta
olmuşuzdur.
Hastalıklardan
kaçıp kurtulmak mümkün olmadığına göre, imanlı bir insanın hastalıklar
karşısında nasıl davranması gerektiğiyle ilgili Risale-i Nur Külliyâtı
Hastalar Risalesi’nde çok güzel nükteler vermektedir:
1. Hastalık ibadet vesilesidir
İmanlı bir gözle bakıldığında hastalık bir çeşit ibadet vasfını
kazanır. Namaz ve oruç gibi hastalık da ibadettir. Hastalık, sabredip
şükreden hastalar için her bir ömür dakikasına, bir saat ibadet değeri
kazandırır.
2. Şafi ismi hastalığı gerektirir Mülk Allah’ındır.
Allah, mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. İnsan, Allah’ın güzel
isimlerinin nakışlarını göstermek için bir model olarak yaratılmıştır.
Bu sebeple çeşitli haller içinde değişiklikler yaşar insan. Mesela
Allah’ın Rezzak ismi açlığı gerektirirken, Şafi ismi de hastalığın
varlığını ister ta ki şifa versin.
3. Hastalıklar insanın yüzünü ebedi dünyaya çevirir.
Bu dünya asıl hayat olan ebedi hayatı kazanmak için kurulmuştur.
Devamlı sıhhatte olan bir insan, bunu unutup gaflete düşebilir. Halbuki
hastalıklar onun yüzünü ebedi hayata çevirip orası için çalışmaya
teşvik eder. Bu bakımdan, hastalıklar Allah’ın insana birer ihsanıdır.
Dünyanın fani yüzüne olan sevgiyi kırıp ahireti sevdirirler.
4. Hastalıklar insanı şükre sevk eder.
Her şey zıddıyla bilindiği için hastalıklar da sıhhatin değerini
hatırlatıp insanı mazhar olduğu sağlık nimeti için şükre sevk ederler.
5. Ölümü hatırlatır.
Ölüm gizli olduğu ve her zaman gelebileceği için hastalıklar insana
ölümü unutturmayıp hatırlattığından, onlara üzülmek değil aksine memnun
olmak gerekir.
6. Sosyal yardımlaşmayı artırır.
Hastalık sosyal hayatı ayakta tutan hürmet, merhamet gibi duyguları
daha da canlandırır. Hastalığın ızdırabını yaşayan bir insan diğer
hasta ve zayıfları kendisine nispet ederek onların yardımına daha bir
canla başla koşar.
7. Endişe hastalığı artırır.
Hastalığının hafiflemesini isteyen kişi endişe etmemeye çalışmalı. Yani
hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşünüp
endişelenmemeli ve bu şekilde hastalığını yenme adına manevi olarak da
kendisini güçlendirmelidir.
HER İŞİN ve her olayın uç noktaları zarar doludur. Fayda ise her çeşit aşırılıktan uzak olan orta çizgidedir.
“Onlar harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan Suresi, 67)
Bu ayetin tefsirinde, yapılan masrafların “ya bir zaruret, ya bir
ihtiyaç veya bir hüsün” için yapıldığı ifade edilerek bunlar dışında
kalan harcamaların israf olduğu kaydedilir. Hüsün, güzellik demektir.
Güzel şeyler yemek, güzel elbiseler giymek “israf” değildir. Ancak,
karşımızda veya yakınımızda zarurî ihtiyaçlarını karşılamaya güç
yetiremeyenler varken onlara yardımcı olmak yerine kendi lüksümüzü
artırmaya çalışmamız da israfa girmektedir.
Elmalılı tefsirinde bu konuda şu kayıt konulur:
“İbadullahın ihtiyacı karşısında fazla tenaum da (nimetlenmek, yiyip içmek) hüsün değil israf hududuna girer.”
Nur Külliyatında da bu konuda şu değerlendirme yapılır:
“Bu zamanda tereffühte izn-i şer’i bizi muhtar bırakmaz.” (Sözler-Lemaat)
Terefflüh, refah içinde yaşamak, günümüz tabiriyle lüks bir hayat sürmektir.
Allah Resulü (asm.) “Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir.
(İslam’ın istediği ideal Müslüman değildir.) hadis-i şerifleriyle bu
gerçeği en güzel şekliyle ortaya koymuştur.
Elbetteki bu yazılanlar konunun “azimet” boyutudur, yani ideal boyutu,
mükemmellik boyutudur. “Ruhsat” (izin, genişlik, kolaylık) boyutunda
ise zekâtını veren kişi fakire ödemesi farz olan hakkı yerine getirmiş
ve sorumluluktan kurtulmuş olur. Ancak, insan, nafile ibadetlerden olan
“sadaka” konusunda biraz cömert olmalıdır. Bu cömertlik ve bu
yardımseverlik, yardımına koştuğu kişilerden çok ona fayda
sağlayacaktır. “Kulum bana en fazla farzlarla, ondan sonra nafilelerle
yaklaşır. …” mealindeki kutsî hadis, bu noktada rehberimiz olmalıdır.
Furkan Suresinden naklettiğimiz ayette geçen “orta yol,”aşırılıklardan uzak olan “istikamet” yoludur.
Orta yola ters düşen iki zıt kutup vardır. Bunlardan birine “ifrat”
diğerine ise “tefrit” denilir. İfrat, ileriye uzanan yahut yukarılara
doğru çıkan bir aşırılık, tefrit ise gerilere giden yahut aşağılara
düşen bir aşırılıktır.
Bu konuda sayılamayacak kadar çok örnek vardır. Hastanelerde tedavi
için istenen tahlillerde bu iki kutup açıkça belirtilir; “şu değerin
altına düşülmeyecek, şundan da yukarı çıkılmayacak,” diye.
Ayetlerden bir örnek:
“…Yiyiniz. İçiniz. Fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf Suresi, 31)
Bu ayet-i kerimenin ilk kısmında kişi tefritten men ediliyor. Yani,
“Hiç yemeyerek, yahut gerekenin çok altında gıda alarak hayatınızı
tehlikeye atmayın,” talimatı veriliyor. Çünkü bu vücut kendi malımız
değil, bize emanettir. Bu emaneti korumakla görevliyiz, ona hıyanet
edemeyiz. O güzelim organlarınızı görev yapamayacak derecede takatten
düşüremeyiz; gerekli vitamin ve kaloriyi mutlaka almamız gerekiyor.
Ayetin sonunda ise kişi, ifrattan men ediliyor. İsraf ederek aşırı
derecede yer ve içerseniz yine bedeninize zarar vermiş olursunuz. Bir
çok hastalıkların dengesiz beslenmeden kaynaklandığı tıbbî bir
gerçektir. Bu dengesizliğin ikinci kanadı olan “israf etmek,”
gereğinden çok daha fazla beslenmek, aşırı derecede kilo almak her
şeyden önce kendi bedeninize büyük bir zarardır.
Öte yandan, israf eden kişi, iktisatla artıracağı imkânlarını
muhtaçlara yönlendirmek, onlara da yiyecek ve içecek sağlamak,
barınacakları bir yuva kurmak gibi insanî değerlerden de büyük ölçüde
sapma gösterir. Yine israfa giren insan, günün birinde elindeki
imkânları kaybederse, yokluğa ve yoksulluğa alışık olmayan bedeni ve
ruhu, çok kısa zamanda büyük bir çöküntüye uğrar.
İnsanın yeme ve içmesine dikkat etmesi ve aşırılıklardan uzak kalarak
orta yolu takip etmesi onun sıhhati için önemli bir esastır. Ancak bunu
yaparken şunu da unutmaması gerekiyor
Sıhhatli yaşamak gaye midir, yoksa vasıta mı? Sıhhatli olunca insanlık
görevimizi yerine getirmiş oluyor muyuz? Bu sıhhatli bedenle bir şeyler
yapmamız gerekmiyor mu?
İşte bu çok önemli nokta çoğu zaman dikkatten kaçıyor, yahut nefsin isteklerine uyularak bu sorudan uzak duruluyor.
Yeme, içme, servet kazanma, makam sahibi olma insanlığın gerçek gayesi
olamaz. İnsanı insan yapan değerler manzumesine kim sahipse o kişi
üstün insandır, kâmil insandır, gerçek insandır.
Sıhhatini, malını, makamını güzelce koruduğu halde kendini korumayan
nice insanlar görüyoruz. Bunlar kendilerini israf etmekte, hayatlarını
israf etmekte, ömürlerini israf etmekte, konuşmalarını, dinlemelerini,
düşünmelerini israf etmekte ve bütün bu kıymetli sermayeleri boşa
harcamaktadırlar.
Nice emekler vererek elde ettiği mahsulünü, harman yapıp, tanelerini
samanlardan ayırıp daha sonra taneleri sele, samanları yele veren nice
fertler toplum hayatımızı adeta istila etmiş gibi.
Malına, sermayesine çok dikkat ettiği, onları hassasiyetle koruduğu ve
artırmaya, büyütmeye çalıştığı halde kendini değerlendirmeyi hiç
düşünmeyen bir ticaret erbabı, yahut, derslerine çok dikkat ettiği
halde kendine dikkat etmeyen, fizikten tam puan alırken ahlâktan
sıfırın çok altına düşen bir öğrenci bunlara sadece iki örnek.
Bu örneklere daha başkalarını ilave ettiğinizde, karşımıza şu korkunç tablo çıkacaktır:
“Kendilerini israf edenler ordusu.”
Allah kelamında, “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz,” ayeti gibi
birtakım ayetler, insanı maddî israftan men ederken yine birçok ayet-i
kerimeler de kişiyi mana israfından uzak tutmaktadır.
Atını aşırı derecede besleyip kendisi açlıktan kıvranan, yahut evini en
güzel, en değerli eşya ile donattığı halde, kendisi pejmürde bir
kıyafetle dolaşan, bir telini çeksen kırk yaması dökülen bir kişi çok
büyük bir aldanma içindedir!
“Nefis insanın bineği, beden ruhun hanesidir,” derler. Bu gerçekten
gaflet edilirse son model bineklerde son derece müflislerin, en
mükemmel köşklerde en fakir kişilerin boy gösterdiği acube bir toplum
yapısı çıkar ortaya.
Bu perişanlığa düşmemenin tek yolu, sadece malımızı değil kendimizi de israftan uzak tutmamızdır.
Mana israfını yasaklayan bir İlahî Ferman:
“De ki, ey nefisleri aleyhine israf etmiş (haddi aşan) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 53)
Ayette geçen nefis kelimesi “zat” anlamındadır. Yani, beden ve ruhu
birlikte içine alır. Nitekim, “Muhakkak ki, Allah, müminlerden
nefislerini ve mallarını cennet karşılığı olarak satın aldı” (Tövbe,
111) mealindeki ayette de nefis bu manâda kullanılmıştır.
Kendini Allah’a satan insan, gözüyle harama bakamaz, çünkü gözünü satmıştır, artık o gözde dilediği gibi tasarruf edemez.
Dilini Allah’a satan kişi, artık o dil ile yalan söyleyemez.
Aklını Allah’a satan kişi, o aklı yanlış yolda kullanamaz, onunla insanları aldatamaz, haram kazanç yolları arayamaz.
Kalbini Allah’a satan kişi de o kalbe bâtıl inançlar yerleştiremez,
putlara tapamaz. Artık onun sevgisi de korkusu da Allah içindir.
İşte böylece hem organlarını hem de ruhî melekelerini Allah’a satan
kimseye bunun karşılığı olarak “cennet” ihsan edileceği ayette haber
veriliyor.
O halde, bu ticareti yapmayıp cennetini kaybeden insan “kendini israf etmiş” demektir.
Zümer Suresinden naklettiğimiz ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, kendilerini
israf yolunda zayi eden kullarına hitaben “Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyin,” buyurur. Bu ayeti tefsir eden alimlerimiz, burada kulların
ümitsizliğe düşmeyip tövbeye yönelmelerinin istendiğini kaydederek şu
açıklamayı yaparlar:
Bu ayette, yıllarca putlara tapıp, zulümler işleyip, ahlâksızlığın her
çeşidiyle kirlenen, bunlarla da kalmayıp kızlarını diri diri toprağa
gömecek kadar merhametten uzaklaşan insanlara, “Bütün bu yaptıklarınıza
rağmen yine de ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, tövbe ederek
İslam’a dönün,’ ” mesajı verilmektedir. Nitekim ayetin sonunda
“Şüphesiz Allah bütün günahlarınızı bağışlar,” buyrulur.
Müşriklere böylece ümit ışığı yakan ve onları İslam’a davet eden bu
ayet, günahkâr müminler için de yine en büyük bir ümit kapısıdır.
İsraf konusuna, Allah Resulünün (asm.) dikkat çektiği iki büyük israfı kaydederek son verelim:
“İki büyük nimet zarara uğratılmaktadır: Sıhhat ve boş zaman.” Hadis-i ŞerifProf. Dr. Alaaddin Başar
|
|
Bu dünya hayatında huzur isteyen insanlar, en ziyade muhtaç oldukları
öğütlerden birini bu âyette bulacaklardır. Özellikle zamanımız
insanının, bu öğütü hergün...
|
|
|
|
Ümit Şimşek'in Yazısı...
Onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için nasip ettiğimiz
dünya hayatının gösterişine gözünü dikme.
Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Tâhâ Sûresi, 20:131
Bu dünya hayatında huzur isteyen
insanlar, en ziyade muhtaç oldukları öğütlerden birini bu âyette
bulacaklardır. Özellikle zamanımız insanının, bu öğütü hergün tekrar
tekrar hatırlamasında yarar bulunduğunu söylemek herhalde mübalâğa
olmaz.
“Özellikle zamanımız insanı” diyoruz.
Zira modern hayatın işleyişi, tamamen bu âyete ters düşecek şekilde
programlanmıştır. Bu hayatı yaşayan insanlar, “Gözünü sadece dünya
hayatının gösterişine dik” şeklindeki telkinlere hergün tekrar tekrar
maruz kalmaktadır.
İsterseniz, sıradan bir günün sıradan
bir saatinde sizi dünyanın gösterişine çağıran telkinlerin sayısını bir
hesaplamaya çalışın. Belki de bu çok sağlıklı bir hesaplama
olmayacaktır; çünkü o tür telkinler öylesine yaygınlaşmış ve
hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ki, onları bu hayatın içinden
bulup çıkarmak, neredeyse çayın içinden şekeri ayırmak kadar
imkânsızlaşmıştır.
Meselâ, tutkun olduğunuz bir dizinin
mekânları, sizin hiçbir zaman sahip olamayacağınız mekânlardır.
Oralarda, sizin hiçbir zaman erişemeyeceğiniz imkânlara sahip olan
insanlar yaşar. Siz bir yandan ipe sapa gelmez maceraların peşine
takılmış diziyi izliyorken, bir yandan da, önünüze hedef olarak konmuş
bir hayat modelini yavaş yavaş benliğinize sindirirsiniz.
Medyanın putlaştırdığı ve özel
hayatının en saçma ayrıntıları hakkında kamuoyunu sürekli olarak
bilgilendirmeyi görev edindiği starların yaşam düzeyleri de herkesin
iştahını kabartan hedefler olarak ortadadır. İnsanlar onların nerede
yaşadıklarını, nerelerde dolaştıklarını, ne yiyip ne giydiklerini
tatmin olmaz bir merakla izledikçe, “Nerede bizde o talih!” diye iç
geçirirler. Oysa onlara o imkânları sağlayan kendilerinden başkası
değildir. Onların yaptıkları programları izlemek, onların sundukları
ürünlere müşteri olmak gibi otomatik davranışlarıyla onlara dünyanın
parasını kazandırırlar; sonra da başkalarına kazandırdıkları şey
karşısında parmak ısırırlar.
Bu arada dikkatlerden kaçan iki önemli nokta vardır.
Birincisi: Dünya hayatının göz
dikecek gösterişleri hiçbir zaman tükenmez. İnsan bu kısacık ömür
içinde dünyanın hangi lüksüne erişecek olsa, önünde daima imrenilecek
hedefler bulur.
İkincisi: Yaşanan sayısız deneyimler
göstermiştir ki, bu hayatın huzur ve mutluluğu böyle şeylerle ele
geçmez. Çünkü insan hangi hayat seviyesine erişecek olsa, gözü daima
daha yukarılardadır. Gözünü başkasının elindeki imkânlara dikmiş bir
kimsenin ise tatmin, huzur, sükûn, mutluluk gibi kavramlarla arasındaki
mesafe asla küçülmez.
İşte, âyet, dünyanın süsüyle başı dönmüş modern insana, hasret kaldığı huzurun reçetesini bir cümle ile sunuyor:
“Dünyanın gösterişine gözünü dikme!”
Çünkü bu onlara bir ödül olarak
değil, imtihan için verilmiştir. Belki de o imrenilecek imkânlar,
sahipleri için bir pişmanlık sebebi olacaktır.
Bu âyetten, din ehlinin alması
gereken pay, dünya ehlinin payından hiç de az değildir. Zira, dine
hizmet ediyorum zannıyla dünyaya hizmet edildiğini gösteren nice
örnekler vardır. Dünya hayatının sevgisi her taraftan maruz kaldığımız
telkinler yüzünden iliklerimize öylesine işlemiştir ki, dünyanın
gösterişi olmadan dine hizmet edilemeyeceği, yahut içinde dünyanın
gösterişi olmayan bir hizmetin Allah katında da bir değerinin
bulunmayacağı sanılmaktadır. Oysa Allah rızasının dünya gösterişiyle
kazanılmayacağını herkesten iyi bilmesi gerekenler, dindar ve hizmet
ehli olanlardır. Onun için, bu âyetin öğütünü hergün tekrar tekrar
hatırlamaya, herkesten ziyade onların ihtiyacı vardır.
Hangi açıdan bakılacak olursa olsun, bu âyetin içerdiği öğütte, bir mutluluk formülü bulunacaktır.
Bu formülün uygulandığı yerde insanlar, erişemedikleri şeyin kıskançlığını değil, eriştikleri şeyin mutluluğunu yaşarlar.
Orada insanlar birbirlerinin elindekine göz dikmez, birbirlerine karşı haset ve düşmanlık beslemezler.
Ve orada insanlar, bir kısa dünya
hayatından ibaret sermayelerini, ele geçmeyen şeyler için dövünerek
tüketmek yerine, Rablerinin daha hayırlı ve daha sürekli olan ödülüne
hak kazanmak için en verimli bir şekilde kullanma imkânını bulurlar.
|
|
|
|
|
“Kafama takılan birtakım sorular var, izninizle onları sizinle
paylaşayım, 1. Allah kelimesinin kökeni nedir? Hz. Adem dünyaya ilk
indirildiği sırada ağzından çıkan ilk söz...
|
|
|
|
Allah kelimesinin kökeni nedir?
Mehmet PAKSU yazdı...
“Kafama takılan birtakım sorular var,
izninizle onları sizinle paylaşayım, 1. Allah kelimesinin kökeni nedir?
Hz. Adem dünyaya ilk indirildiği sırada ağzından çıkan ilk söz
ve’l-hamdü lillâhi Rabi’l-âlemîn olmuştur. O sıralarda da “Allah”
ismiyle mi hitap ediliyordu Yüce Yaratıcıya?
Eğer öyle ise, şimdi neden ehl-i
kitap sahipleri Allah demiyor? Hristiyanlar, Museviler neden Allah diye
hitap etmiyor? Ayrıca birçok rivayette diğer bütün peygamberlerin Allah
sözünü kullandığı görülür.” (Taha İpek.) “Allah” lafzı özel isimdir,
sadece Allah için söylenir ve Allah’a aittir. Kutsal olarak inanılan ve
tapınılan hiçbir puta ve batıl mabuda bu isim verilmez, verilmemiştir.
Mesela, Tanrı, Huda, Rab, İlah birer
cins isimdir, bunların Tanrılar, hudayan, erbab ve âlihe gibi çoğulları
olur ama “Allah” lafzı için “Allahlar” gibi bir şey söylenmez ve
söylenmemiştir. Elmalılı Hamdi Yazır “Bismillah”ın tefsirinde “Allah”
lafzı üzerinde sayfalar dolusu açıklamalarda bulunur. “Yahudiler ve
Hristiyanlar “lâha” derler, Arap bu lafzı alıp tasarruf ederek “Allah”
demişler” naklini yapar.
Bu arada Arapça dil bilginleri
arasında çok farklı açıklamaları ve yorumları verir. Daha sonra da
başta Râzî olmak üzere meşhur ve muteber tefsir âlimlerinin, “Lâfza-i
celal, Allah Teâlâ için bir alem isimdir, bir başka kelimeden
türetilmiş değildir” hükmüne varır ve kendisi de bu kanaatini dile
getirir.
Allah’ın zatı bütün isimlerden ve
sıfatlardan öncelikli olduğu gibi, ismi de öyledir. “Allah, mabud
olduğu için Allah değil, Allah olduğu için Allah’tır” cümlesinde, Allah
ibadet edilen bir varlık olduğu için değil de, Allah olduğu için Allah
olmuştur, hakikatine parmak basar. Yani insanlar Allah’ı Mabud olarak,
ibadete layık olan tek varlık olarak tanısın tanımasın Allah zatında
Mabud’dur; O’na her şey ibadet ve kulluk yapmakla borçludur.
Bu açıdan “Allah” lafzı başka bir
dilden alınmış ve türetilmiş değildir; dil açısından ismi de zatı gibi
ezeliyet perdesi/peçesi içindedir. Allah’ın kendisi ezeli olduğu gibi
ismi de ezelidir. Yani Allah’ın varlığı hiçbir varlığın varlığına
muhtaç olmadığı gibi, ismi de öyledir. “Allah” lafzının Kur’ân inmeden
önce de Araplar arasında var olduğu biliniyor ve bu husus bazı
âyetlerde belirtiliyor. Allah lafzı Hazret-i İsmail’den beri
bilindiğine ve kullanıldığı gibi, ondan binlerce sene önce yaşamış olan
Ad ve Semud kavimlerinde ve ilk peygamberler tarafından da biliniyordu.
Sizin de soruda söz ettiğiniz gibi
Tirmizi’de yer alan ve Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste
Peygamberimizin “Allah Teala, Hz. Adem (a.s)’i yarattığı ve ruh
üflediği zaman, Adem hapşırdı ve elhamdülillah diyerek, izni ile
Teala’ya hamd etti” buyurduğu haber verilir.1
Demek ki, Hz. Adem’in ilk sözü
“Elhamdülillah” olduğuna göre, Allah’a hamd henüz Cennette iken
başlamış oluyor. Bazı rivayetlerde Cennet’in kapısında “Lâ ilâhe
illallah” cümlesinin yazıldığı yer aldığına göre, Allah lafzı
insanlıktan önce de vardı ve mevcuttu.
Yahudiler’in ve Hristiyanlar’ın
“Allah” lafzını kullanmamalarının temelinde, onların birinci derecede
tevhid inancından uzak düşmeleri; birisinin Allah’ı kendi milletlerinin
özel bir mabudu olarak görmeleri, diğerinin de teslis/üçlü ilah
inancına düşmeleri gibi etkenler sebep olmuştur. Zaman içinde Tevrat ve
İncil diğer dinlere tercüme edildiği, tarihi seyri itibariyle bir hayli
tahrifat ve değiştirmelere tabi tutulunca “Allah” lafzı da bu arada
ihmal edilmiş ve unutulmuş olsa gerektir. Diğer sorularınızı da
önümüzdeki günlerde cevaplamaya çalışalım.
1. Tirmizî, Tefsir, Muavvizateyn (3365). |
July 06 
BİR ayet-i kerimede ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyruluyor.
Ayette
geçen “ibadet” kelimesine birçok tefsir alimi “marifet” manasını
veriyorlar. Bir hadis-i kutsîde “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi
istedim ve mahlukatı yarattım.” buyrulması da bu tefsire kuvvet veriyor.
Buna göre, varlık alemi Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ayna olmak,
sıfatlarının kemalini göstermek için yaratılmıştır ve inanan bir
insanın bu tecellilere karşı muhabbetle, hayretle, tefekkürle, şükürle
mukabele etmesi gerekir. İşte bu ulvî görev, ayet-i kerimede “ibadet”
olarak ifade edilmiş bulunuyor. Bunun en ileri ve en mükemmel şekli de
namazdır. Bu hakikat Allah Resulünün (asm.) “Namaz dinin direğidir.”
hadis-i şerifleriyle en veciz ve en güzel şekilde dile getirilmiştir.
Bilindiği
gibi, ibadet ikiye ayrılıyor; malî ve bedenî ibadetler. Bedenle yapılan
ibadetleri namaz temsil ediyor. Mal ile yapılan ibadetleri ise zekât.
Bu ayetin sadece mealine bakıp tefsirlerini okumayanların aklına şöyle bir soru takılabiliyor:
“Biz dünyaya hiç çalışmayıp sadece ibadet mi edeceğiz?”
Bu soruya Sözler mecmuasından Dördüncü Sözde şu cevap veriliyor:
“Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.”
Buna göre, yeme, içme, uyuma, ticaret yapma gibi işler de ibadet hükmüne geçebiliyor; namazın kılınması şartıyla.
O zaman şöyle düşünmek gerekir:
Bu işler yapılırken de insan Allah’ı hatırlayabilir.
O zaman, yaptığı işi güzel bir niyetle yapar. Yemek yiyorsa, aldığı
gıdaların bu alemden süzülmüş birer hülasa, birer İlahî ihsan olduğunu
hatırlayan insanın yemesi de ibadettir. Ticaret yaparken, müşteriyi
aldatmaktan korkan, yalan söylediğinde kul hakkına tecavüz etmiş
olacağını düşünen, ticaretini helal yollardan yapıp aile fertlerine
helal lokma yedirmek isteyen bir insan da bu düşünceleriyle bir nevi
ibadet üzeredir. Ve yaptığı işler de ibadet hükmünü alırlar. Böylece,
ayetin manası çok daha iyi anlaşılmış olur.
NAMAZ
kılan kişinin dünya zevklerinin tümünü terk edip tamamen ahirete
yöneleceği gençlerimize kasıtlı ve sistemli olarak telkin ediliyor ve
böylece onlar namazdan alıkonulmak isteniyor. Namaz kılan bir gencin dünya hayatına ‘Bir lokma, bir hırka.’ anlayışıyla bakacağı sinsice vurgulanıyor.
Ben bunları yazarken bazı çevrelerin hac için yaptıkları itirazlar hatırıma geldi.
Bizim gençliğimizde çevremizde genç yaşta hacca gitmek isteyenlere
karşı çıkılır; biraz yaşlanması gerektiği, bu yaşlarda iken hac
ibadetini taşıyamayacağı telkin edilirdi. “Taşımak” denilince “her
haliyle olgun ve hürmete layık bir kişilikle topluma görünmesi, bir
hacıya yakışır davranışlar sergilemesi” kastedilirdi. Bir genç için
bunun zor olduğu sanılırdı.
Bu sözü ilk duyduğumda şu soru hatırıma gelmişti:
“Hac
oruçtan daha mı ağır? Bir insan çocukluğundan beri oruç tutuyor, onu
taşıyabiliyor da gençliğinde hac ibadetini niçin taşıyamasın?”
“Hacı denilince dünya işlerinden bütünüyle çekilmiş bir tip takdim ediliyor.
Sevinçle ifade edeyim ki, şu anda böyle bir telkin artık söz konusu
değil. Genç yaşta hacca gidip, döndükten sonra da dünya işlerine
başarılı bir şekilde devam eden iş adamlarımız, bürokratlarımız, bilim
adamlarımız çoğalınca bu gibi itirazlar da artık duyulmaz oldu. Halbuki
İslam’da böyle bir anlayışa yer yok. Bir kişi haccın farzlarını yerine
getirdi mi hacı olur; isterse yol boyunca ticaret yapsın ve dönüşünde
de yine ticaret yaparak evine dönsün.
Namazda da benzer bir durum söz konusu.
Cuma namazı için “nida edildiği,” yani ezan okunduğu zaman alışverişi
bırakmak gerekiyor. Bu husus ayetle sabittir. Tefsir alimleri, bu
ezanın, ilk ezan değil, imam hutbeye çıkarken içeride okunan ezan
olduğunu ifade ederler. Cumada hutbe okunması farzdır ve bu farzın
başlamasıyla birlikte dünya işleri de bırakılır; tıpkı namaza
durulduğunda yeme ve içmenin terk edilmesi gibi. Bu ikinci ezana kadar
insan alışverişini yapabilir. Zaten ayetin devamında, namazdan sonra
yeryüzüne dağılmamız ve Allah’ın lütfundan istememiz beyan
edilmektedir.
ZEVKLERİN terk edilmesi meselesine gelince,
İslam’da yasaklanan zevkler gayr-i meşru olanlardır. Bunlar namaz
kılsın veya kılmasın her Müslümana haramdır. Şu vecize bu tip sorular
için güzel bir cevap oluyor:
‘Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.’
Yeme,
içme, evlenme, para kazanma, makam sahibi olma, müzik dinleme, seyahat
etme gibi insana zevk ve neşe veren ne kadar şey varsa, bunların
hepsinin mutlaka meşru şekli de vardır. Ve
bunlar, insanın nefsine zevk verdikleri gibi ruhunu da yaralamaz,
incitmezler. Meşru olmayan zevkler ise nefsin hoşuna gitse bile, kalbi
yaralar, ruha zarar verirler ve vicdanı rencide ederler. Halbuki,
gerçek zevk, ruh ve kalbin aldıkları manevî lezzetlerdedir.
Gençliğimize bu nokta hiç telkin edilmez.
Sadece şehvet ve eğlencelerle nefislerine hitap edilir ve bunun
ötesinde bir zevk ve saadet olabileceği hiç hatırlarına getirilmez.
Halbuki, beden ruhun hanesidir. Gerçek lezzetler, ulvî hazlar, ruh ile
ve kalp ile tadılırlar. Yemenin, içmenin bir zevki olduğu gibi,
anlamanın, ilim tahsil etmenin, kul olduğunu bilmenin, Allah’ın rızası
için çalışmanın, alçak gönüllü olmanın, başkalarına yardımda bulunmanın
da kendilerine has lezzetleri vardır.
Bunlar bedenin organlarıyla değil, ruhun latifeleriyle tadılırlar.
Gerçek zevk ve lezzet de bunlardadır. Prof. Dr. Alaaddin Başar
Ağacın namazı nasıldır? Ağacın bir namaz kılış şekli var mıdır?
Ya koyunun, keçinin, devenin,
dananın ve mandanın bir namaz şekilleri mevcut mudur?
Daha ötesi elsiz ayaksız bir yılanın, evini sırtında taşıyan kaplumbağanın ve diğer sürüngenlerin namazından söz edilir mi?
Hatta sıra dağların, sessiz sakin duran tepelerin de namazdan bir payı olabilir mi?
Kuşkusuz,
bu varlıklar bizim gibi namaz kılacak değiller, fakat olsa olsa insanın
namazından onların da bir payı ve hissesi vardır, denebilir. Nasıl bir
payı olabilir sorusuna, şu cevapları bulmak mümkün. "Namaz, her tür
varlığın değişik ve çeşitli ibadetlerine işaret eden kutsal bir
haritadır" sözünden yola çıkarak şöyle bir açıklama getirilebilir.
Namazın
ilk duruşu ve ilk şekli, kıyamdır, ayakta durmaktır. İnsan namazda
ayakta duruşuyla bütün ağaçların duruşlarını, hiç kımıldamadan
dikilişlerini temsil ediyor, bir yerde onların ibadetlerini kendi
hayatında şekillendiriyor.
Çünkü
hiçbir ağaç kendi adına hareket etmez, açmaz, açılmaz, dal, yaprak ve
meyve vermez. Yaratıcısı adına iş görür. Başta koyun ve keçi olmak
üzere evcil ve yabani bütün dört ayaklı hayvanlar da sürekli ağızları
yerde, belleri bükülmüş vaziyette bir rükû halini yaşıyorlar. İnsan da
rükûuyla bu canlıların bir tür ibadetlerini temsil ediyor.
Yılanlar,
akrepler ve bütün sürüngenler, hatta bir bakıma deniz canlıları,
duruşlarıyla insanın namazdaki secdesine işaret ediyor. İnsan da
secdesiyle onların ortak ibadet duruşlarını sembolize ediyor. Dağların,
tepelerin duruşları, yerlerinden kımıldamadan oturuşları namazdaki
oturuşa işaret ediyor.
İnsan
namazda oturuşuyla yeryüzünün birer hazine deposu olan dağların bu
hallerini temsil ediyor. Böylece bütün varlıklar insanın namazında yer
alıyor, insan da halife olması hasebiyle onların fıtrî ibadetlerini
Rahîm olan Rabbine böylece arz etmiş oluyor.
Mehmet Paksu
Biz zamanla kayıtlıyız. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları...
Lâkin,
bu safhalar hep nispî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu
günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu.
Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve
gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta
her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün
hâdiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre farklı tablolar
meydana getiriyorlar. Öyleyse, her an bu âlemde ayrı bir levha
sergileniyor...
İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor, yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor.
Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek
şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle
ilgili bir kavram olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz
konusu olamaz. Çünkü zaman da mahluktur. O, yaratılmış ve yaratılacak
bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir.
Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..
Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar...
Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar. Bu nehri akıtan zât, elbette
zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir. Ve bu
nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.
Zaman ve mekânlar bütün kıymet ve kutsiyetini, hakikatte Allah’ın dilemesinden alırlar.
Bu İlâhî dileme ise varlıklar için binbir maslahat ve hikmetler içerir.
Ayrıca o zaman dilimlerinde gerçekleşen mühim olaylar ve o mekânları
dolduran kıymettar mekînler de, içinde bulundukları zaman ve mekâna
değer kazandırmışlardır. İslâm’da mübarek zaman dilimlerinin kudsiyeti
de meşiet–i İlâhî’den geldiği için, Müslümanlara sonsuz feyz ü
bereketin nüzulü için birer vesile olmaktadırlar.
Mübarek ay, gün ve geceler, İslâm’ın şeairindendir; hususi kıymetleri ve kerametleri vardır.
Kâinat, semavat, fezayı âlem ve bütün varlıklar bu kutlu zaman
dilimlerine hürmet etmektedir. Âyet veya hadîslerin, kutsallığını
tespit ettiği ve Mü’minlerin de yüzyıllardan beridir kutladığı bu
mübarek ay, gün ve geceler, senenin içine dağılmış vaziyette
bulunmaktadır.
Sevgili
Peygamberimiz (sas)’in hicretini esas alan ay takvimine göre Recep,
Şaban ve Ramazan ayları öncelikli olan kutsal aylardır.
İslâm toplumunda bu aylara Şühûr–u Selâse (Üç Aylar) denilmiştir.
Eşhürü’l–Hurum (Haram Aylar) ise Muharrem (ki senenin ilk ayıdır),
Zilkade, Zilhicce ve Recep aylarıdır. Mübarek günlere gelince: Hicrî
Yılbaşı, Aşûre Günü, Arafe Günü, Ramazan ve Kurban Bayramları, Cuma
Günleridir.
Kaynak : sorularlaislamiyet
BİZ dünyayı çok sevdik. Bir
zamanlar bizim için uçsuz bucaksızdı dünya, keşfedilmeyi bekliyordu.
Yirminci yüzyılda ise, iletişim ve ulaşım araçlarının geliştirilmesiyle
dünya bir köy mesabesine geliverdi. Dünya bütün güzellikleriyle, bütün
imkânlarıyla ellerimizdeydi artık. Ve bizler bütün çılgınlığımızla
saldırdık ona.
Ancak, doymak bilmeyen kazanma hırsımız, ebedî dünyada yaşayacakmış
gibi biriktirme hevesimiz, dünyadaki sınırlı kaynakları çarçabuk yitip
tükenme noktasına getirdi.
Dünyanın dengesi, insanların, insanca yaşamasına endeksli iken,
insanların ahlâk dengesi bozulunca dünyada da dengesizlikler zuhur
etti.
Şu an, tabiatta 1000 yılda yaratılmış petrolü 1 günde tüketiyoruz. Daha
geçen yüzyılın başlarında dünyanın yakıt rezervleri full iken, şimdi
göstergelerde kırmızı ışık yanıyor. Dünya tükeniyor ve biz, bu çağın
bize verdiği tüketici rolüyle hızla ve çaresizce tüketiyoruz.
…
Dünyanın başına sardığımız başka bir sorun da çevrenin kirletilmesi ve
dolayısıyla canlı türlerinin yok olarak ekolojik dengenin bozulması.
Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz hâlindeki kirletici
maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi ile çevre
kirlendi.
Dünya şu an, ancak bir ayda bitirebileceği işler, her gün omuzlarına
yüklenen bir köle durumunda. Ekosistem kendini temizleyemiyor. Canlı
türleri ise, kirlilik ve ormanların yok edilmesinden dolayı yok olma
tehlikesiyle karşı karşıya.
…
Sorunlar yumağının bir ucu da, küresel ısınma.
Bilindiği gibi, dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor.
Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor, ama bazı ışınlar, su
buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu
doğal bir örtü tarafından tutuluyor. Bu da yeryüzünün yeteri kadar
sıcak kalmasını sağlıyor.
Sanayi devrimi öncesindeki binlerce yıl boyunca atmosferdeki sera
gazları dengeli bir düzeyde kalırken, son dönemlerde fosil yakıtların
yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumların tüketim
bağımlısı yapılmasının sonucu aşırı tüketim gibi nedenlerle sera
gazları atmosferde yoğunlaştı. Sera gazı oranlarının artması, fazla
ısınmaya sebep oldu. Bilim adamlarına göre işte bu sıcaklık artışı
küresel ısınmaya neden oluyor.
Gezegenimizi zararlı ışınlara karşı korumak üzere Nitrojen ve
Oksijenden oluşan bir kalkan yaratılmış. Fakat bu kalkan, CO2
(Karbondioksit) ve CH4 (metan gazı) sebebiyle zarar görüyor.
Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Chris Thomas’ın Nature
dergisinde yayınlanan yazısında, “küresel ısınma, 2050’ye kadar bitki
ve hayvan türlerinin dörtte birini ya da 1 milyondan fazlasını yok
edecek” denilmektedir. Ve eğer bir çözüm üretilmezse, türlerin kitlesel
tükenişlerinin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşabileceğine dikkat
çekmekte.
DÜNYA iklim sisteminde değişikliklere neden olan küresel ısınmanın
etkileri, en yüksek zirvelerden okyanus derinliklerine, ekvatordan
kutuplara kadar dünyanın her yerinde hissediliyor.
Kutuplardaki buzullar eriyor, deniz suyu seviyesi yükseliyor ve kıyı
kesimlerinde toprak kayıpları artıyor. Örneğin 1960’ların sonlarından
bu yana Kuzey Yarıküre’de kar örtüsünde %10’luk bir azalma oldu. 20.
yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde de 10-25 cm arasında bir artış
olduğu saptandı.
Küresel ısınmaya bağlı olarak dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar,
seller ve taşkınların şiddeti ve sıklığı artarken, bazı bölgelerde uzun
süreli, şiddetli kuraklıklar ve çölleşme etkili oluyor. Kışın
sıcaklıklar artıyor, bahar erken geliyor, sonbahar gecikiyor,
hayvanların göç dönemleri değişiyor. Yani iklimler değişiyor. 10 yıl
kadar sonra bile, geri dönüş mümkün olmayabilir.
Küresel ısınma yüzünden, dünya ormanlarının ve hayvan türlerinin üçte
biri tehdit altında. Ve bu değişikliklere dayanamayan bitki ve hayvan
türleri, ya azalıyor ya da yok oluyor.
Küresel ısınma insan sağlını da doğrudan etkiliyor. Bilim adamları,
iklim değişikliklerinin, kalp, solunum yolu, bulaşıcı, alerjik ve bazı
diğer hastalıkları tetikleyebileceği görüşünde.
DÜNYANIN yaratıcısı ve sahibi Allah (c.c.), Yüce Kelâmında buyuruyor ki:
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde
fesat (bozukluk) ortaya çıktı. Belki vazgeçerler diye, yaptıklarından
bir kısmını Biz onlara böyle tattırıyoruz.” (Rum Suresi, 41)
Âyet-i kerimede buyurulan “belki vazgeçerler diye” ifadesinden
hareketle, hepimiz kendi adımıza, dünyanın dengelerini bozan ne
yapıyorsak “vazgeçmeliyiz.”
Evimizde, enerjiyi ve suyu iktisatlı olarak; suyu boşa akıtmadan,
yeteri kadar kullanıp, lambalarda ve diğer eşyalarda enerji tasarrufunu
gözetmeliyiz.
Mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmalıyız.
Çevreyi kirleten malzemelerden—plastik ambalaj, deterjan, temizlik
maddeleri vs.—mümkün olduğu kadar uzak kalmalı, ya da kullanmaya mecbur
isek en az miktarda kullanmalıyız.
Tüketmek ve tüketmek için yaşamak gibi, Batı kültürünün empoze ettiği
alışkanlıklardan tövbe edip, iktisat düsturunu hayatımıza esas yapıp,
ihtiyacımız kadar alıp, ihtiyacımız kadar kullanmalıyız.
Şükür duygusuyla yaşamayı öğrenmeliyiz. Zira, şükürsüzlüğün iki sonucu
var: Birincisi şikâyete düşürür. İkincisi de, insana, elindeki nimeti
değersiz gösterip hor kullandırır.
Sorumsuzca değil, Allah’ın dünyasında, Allah’ın kulu olarak Müslüman
duyarlılığıyla yaşamalıyız. Çevreye, Allah’ın eseri ve Allah’a ait
olduğu için saygı gösterip, kirletmemeliyiz. Müslüman gibi yaşayıp,
katil-i zemin değil, halife-i zemin olmalıyız.
Bunları ve daha birçok tedbiri, kendi hayatımızda en uygun şekilde uygulayabiliriz.
“Ben yapsam ne değişecek, dünyanın haberi mi olacak?..” demeyelim.
Kendi çapımızda bir şeyler yapmakla, cinayete ortaklık etmekten
kurtulmuş olacağız.
Bu şuurla yaşarsak, “zerre kadar bir iyilik” yapanın ve “zerre kadar
bir kötülük” yapanın karşılığını göreceği mahşer gününde, Allah’ın
dünyasını kirletip yaşanmaz hâle gelmesinin hesabını verenlerin
arasında olmayacağız. Bunun için değmez mi?..
www.zaferdergisi.com BAKTERİLERİ genellikle çevremizde, vücudumuzda ya da bozulmuş
yiyeceklerde hızlı üreyebilen mikroplar olarak tanırız. Ve aslında
onlara haksızlık ederiz. Oysa faydalı bakterilerin, dünyadaki
canlılığın sürebilmesi için son derece önemli işlemler yaptıklarının
farkında değilizdir.
Soluduğumuz oksijenden yediğimiz yemeğe, yeryüzünün temizliğinden,
faydalandığımız demire, altın madenini elde edebilmemizden, petrolün
oluşumuna, etrafımızdaki manzaradan kullandığımız antibiyotiklere
kadar, sayısız hayatî olgunun içinde, bakteriler çok önemli rol
oynarlar.
Biz gözle görmesek ve farkında olmasak bile, hiç durmadan çalışan ve
yaşamımıza destek olan bu kimyacılar, her yeri kaplamışlardır. Bunların
en önemli faaliyeti, canlılar için oksijen ve besin üretmek, daha sonra
artık ve canlılara zarar verecek maddeleri temizlemek ya da bunları
kullanılabilecek yeni ve faydalı ürünlere dönüştürmektir. Bu karmaşık
görevler sırasında sırrı çözülememiş bir sürü kimyasal reaksiyon
tekrarlanır. Bu mikro canlıların çevremize nasıl bir hızla
yayıldıklarını bilmek bir insanı hayrete düşürmeye yeterlidir. Uygun
koşullarda bakteriler, her 10-30 dakika içinde, sayılarını iki misli
artırırlar. Tek bir bakterinin sayısı önce ikiye, sonra dörde, daha
sonra sekize çıkarak çoğalır ve bu işlem bu şekilde devam eder. Bu
yolla tek bir bakteri kısa süre sonra sayıca milyonlara ulaşabilir. Ama
hiçbir zaman tehlikeli sınırlara ulaşmaz.
İngiliz Zoolog Sir James Gray'in ifadesi ile bir bakteri, bir
laboratuarın faaliyetlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir.
Dünyada, bu en küçük canlı organizmanın biyokimyasal faaliyetiyle
rekabet edecek bir laboratuar yoktur. En akıllı kimyacıların
çözemedikleri reaksiyonlar, en gelişmiş teknolojilerin taklit edemediği
işlemler, bakteriler için çok kolay işlerdir.
Tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin kelimelik
20 romana denktir. Bakterinin genomunun içinde taşıdığı bilgiyi,
biyofizik uzmanı Dr. Lee Spetner ise şu şekilde açıklamıştır:
“Bir bakterinin genomu (DNA molekülü), birkaç milyon sembolden oluşan
bir dizidir. Bir memelinin genomu ise 2-4 milyar sembolden
oluşmaktadır. Eğer bu sembolleri bir kitap olarak bassaydınız, bir
bakteri için yaklaşık 1000 sayfalık bir kitap basardınız.”
İnsan için
çalıştırılan işçiler
BAKTERİLER, kendi soylarını devam ettirirken, bilmeden bizim
hayatımızın devamına da hizmet ederler. Her gün yediğimiz içtiğimiz
birçok gıdayı; peyniri, yoğurdu, ekmeğinizi, hamur işlerini, turşuyu..
bakteriler çalıştığı için yeriz. Peki bu nasıl gerçekleşir? Bakteriler,
enerjilerini bulundukları ortamdaki organik bileşikleri parçalayarak
elde ederler. Bu parçalanma sonucunda pek çok madde açığa çıkar. Açığa
çıkan bu maddelerle, bakterinin içinde bulunduğu besin asitlenir veya
alkollenir ya da besinin içinde karbondioksit kabarcıkları oluşur.
Böylelikle besin nitelik değiştirir. Yani salatalık artık bir turşu
olmuştur. Bakterinin gerçekleştirdiği bu işleme fermantasyon adı
verilir.
Bakteriler fermantasyon işlemi ile besinlerin yararlılığını artırırlar.
Fermante ürünlerin vücut tarafından emilmesi kolaydır. Aynı zamanda
fermantasyon sırasında bakteriler vücut için son derece yararlı olan
birtakım vitamin ve mineralleri de sentezlerler. Peynir veya yoğurdun
vücut için faydalı olmasının sebebi budur. Aynı ürünlerin vücutta
bağırsak gibi çeşitli organların yenilenmesini sağlamaları da
bakteriler sayesindedir. Bakteriler bu yönleriyle pek çok sindirim
bozukluğu hastalıklarında da tedavi edici faydalara sahiptirler.
Bakteriler, insan bağırsağında bulundukları süre boyunca sindirim ve
vitamin emilimi gibi birtakım işlemler gerçekleştirirken, aynı zamanda
zararlı bakterilerin hastalık yapmalarını da engellerler. Bakterilerin
yardımı ile bağırsaklar çalışırken, bağışıklık sistemi de güçlenir.
Ağızda bulunan bakterilerin kimyasal faaliyetleriyle de, yediğimiz
besinler bizim için zararlı bir madde olmaktan çıkar; aynı zamanda
içinde barındırdığı tüm zararlı mikroplar da vücuda girer girmez
ölürler. Faydalı bakteriler dişetlerinin çevresinde de çalışırlar.
Onların bu faaliyetleri dişlerin de çürümesini engellemektedir.
Birbirinden habersiz
beraber yaşayanlar
TAHMİN edildiğine göre, insan vücudunun bir santimetre karesinde 10
milyon bakteri vardır. Ayrıca sadece ağız içinde 80 farklı türde
bakteri bütün fertleriyle beraber yaşar. Bir santimetre kare insan
bağırsağında ise, yaklaşık 10 milyar organizma bulunmakta.
Belfast, Queen Üniversitesi'nden Mikrobiyoloji Profesörü Mark Pallen,
bir insan vücudunda bulunan ve vücudunun sağlıklı kalması için çalışan
bakteri türünün 200 civarında olduğunu söylüyor. Bu 200 türün
milyonlarca üyesi bulunmakta ve her biri vücut içinde çeşitli
işlevlerle çalışmaktadır. Bizler ise, bedenimizde yaşayan böylesine
kalabalık bir topluluğun varlığından haberdar bile değiliz. Oysa
onların, her dakika, her saniye yaptıkları işlerle yaşayabilmemiz
mümkün olmakta. Bir başka ifadeyle, bizi yaratıp, bize hayat veren
Rabbimiz, bu faydalı bakterileri de yaratıp, bedenimizin ihtiyaçlarını
karşılayacak şekilde çalıştırır. Ve biz de, böyle, bizi hiç tanımayan
sonsuz sayıdaki canlıyı, bizim için çalıştırıp, onların eliyle bize bu
güzel hayatı sunan, bizi seven Rabbimize, nimetlerinin karşılığı
olamasa da sonsuz şükürlerimizi sunarız.
Kim ‘dur’ diyor?
DÜŞÜNMEMİZ gereken bir başka önemli nokta daha vardır. Bilindiği gibi
bakteriler çok hızlı çoğalabilen canlılardır ve bulundukları ortamda,
şartlar müsaitse, birkaç saat içinde sayıları milyonları bulabilir. Söz
konusu durum, insan vücudundaki bu bakteriler için de geçerlidir. İnsan
vücudundaki ortam ise, bakterilerin üremelerine uygundur. Onların da
türdeşleri gibi kısa bir süre içinde aşırı derecede çoğalmaları ve
bağırsakları neredeyse tümüyle istila etmeleri gerekirdi. Peki acaba
böyle bir sorun ile karşı karşıya mıyız? Allah’a şükür ki, hayır..
Meselâ, bağırsaklarımıza yerleşen E. coli bakterisi için böyle bir
durum söz konusu değildir. Bu bakteri 20 dakikada bir ikiye bölünür ve
bu çoğalmanın ardından da ortaya çıkan bakterilerin de pek çoğu ölür.
Eğer E. coli hücreleri kendi hallerine bırakılsalar ve sürekli
çoğalsalardı, 20 dakikada bir bölünerek tüm dünyayı kaplayacak hacme 43
saatte ulaşacaklardı.
Her şeyi belli bir ölçüde takdir eden, belli sınırlarda yaratan
Mukaddir olan Rabbimiz, bakterilerin sayısını da bizim ihtiyacımızla
sınırlamıştır. İnsan için gerekli miktar ne kadarsa, sayıları o
kadardır. Bu sayı insanların tümünde ayarlanmış ve belirlenmiş bir
sayıdır. Hiçbir insan bedeninde, bağırsakta bulunan bu bakterilerin
tamamı ölmemiş ya da kontrolsüz bir çoğalma meydana gelmemiştir, çünkü
bu canlılar insana faydalı olması için özel olarak yaratılmışlardır.
Yaptıkları işlerden sayılarına kadar her türlü detay, onları yaratan
Allah'ın dilediği ve belirlediği şekildedir. Bu kontrolü sağlayan,
nerede, ne zaman ve hangi sayıda durmaları gerektiğini bilen, plânlayan
ve yaratan Allah'tır.
Zafer dergısı
July 05
Dr. Ömer Fatih Çelik İnsan
vücudu, içinde yürütülen faaliyetlerle bir şehre benzetilebilir. Bir
şehirde olup bitenlerden daha fazlası, kendi ölçeğinde bedende
gerçekleşir. İnsan şehrindeki faaliyetlerin büyük bir kısmı otomatik
olarak gerçekleştirildiğinden, insanların çoğu bünyelerinde meydana
gelen son derece kompleks ve mizanlı hâdiselerin farkında değildir.
Çünkü beden şehrinin sağlığını sürdürebilmesi için gerekli etki ve
tepki mekanizmaları irademiz dışında yürütülmektedir. Bedenimizdeki
besinlerin sindirilmesi, dolaşımı, atıkların temizlenmesi, yakıt
molekülü oksijenin nefes aracılığıyla bütün hücrelere dağıtımı gibi
günlük beden faaliyetlerini sürdürmeye yönelik aktivitelerimiz o kadar
fıtrî şekilde yürütülmektedir ki, biz bunların farkına hiç varmıyoruz.
Tuvalet ihtiyacı oluşursa, adabına uyarak ihtiyacımızı gideririz. O
ihtiyacın bildirilmesi, cevabın verilmesi ve rahatlamak için büyüklü
küçüklü birçok sistemin âhenkli şekilde işletilmesini yine hiç
düşünmüyoruz.
Boşaltım sisteminin temel organı olan böbrek ve
bağlantılı fonksiyonları, bugün tıpta bir ilim dalı (nefroloji) ve
uzmanlık alanıdır. Beden şehrinin her bir karesi üzerinde yeterince
gözlem ve araştırma yapılırsa ve oradaki çok katmanlı hiyerarşik
mekanizmalar çözümlenirse, insanın farklı menzillerinde çeşitli
ilimlere ve tefekkürlere vesile olacak birçok hâdisenin cereyan ettiği
görülecektir. "Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Allah'ın ilmini
yazmakla bitiremezler." hakikatinin tercümanı olurcasına, beden
sarayındaki yapı ve fonksiyonların, değişik derecelerde, ilmi ve
kudreti sonsuz bir Zât'ın varlığına ayine oldukları görülecektir.
Bedenimizde
sürekli cereyan eden faaliyetlerden biri de, boşaltım sisteminin
âhenkli işleyişidir. Erişkin bir kişide, normal şartlarda böbreklerden
süzülüp gelen idrarın mesanede (idrar torbası) toplanması, bir balonun
içine hava üflendikçe genişlemesine benzer. Böbreklerden süzülerek
gelen idrarın miktarına paralel olarak, mesane genişler. Otomatik
olarak yürütülen idrar depolama işleminin mükemmel şekilde
gerçekleştirilmesinde, otonom sinir sistemine önemli roller
verilmiştir. Erişkin insanların günde 5-6 defa idrara çıktığı kabul
edilirse, sadece günlük üretilen sıvı atıkları atma (idrar boşaltma)
süresi, toplam 5 dakika kadardır. Otonom sinir sistemi yeterince
gelişmemiş bir bebeğin idrarı depolama kabiliyeti çok sınırlı
olduğundan, mesanesi sık sık boşaltılır. Yeni doğan bir bebek ise,
günde ortalama 20-25 kez idrar yapar. Böylece hem böbreklerden gelen
idrarın mesaneye rahat bir şekilde akması sağlanır, hem de idrar
yolları mekanik olarak temizlenmiş olur. İdrarın böbreklerden mesaneye
taşınmasında kullanılan yaklaşık 3-7 mm çapındaki borucuklardan
(üreter) akan idrarın mesaneye geçebilmesi için, bu kesedeki iç
basıncın düşük tutulması gerekir. Otonom sinir sistemi tam gelişmemiş
bebeklerde, böbreklerin yüksek basınçtan korunabilmesi için, mesanedeki
idrar sık sık boşaltılarak basınç düşürülür. Altıncı aydan sonra,
otonom sinir sisteminin gelişmesiyle, mesanenin idrarı depolama
kapasitesi artar ve idrar yapma sayısı da azalmaya başlar.
Erişkinlikte, idrarı depolama, uygun yer ve zamanda boşaltma
kabiliyetinin gelişmesi de, irademiz dışında, dengeli bir şekilde
tamamlanır. Beden şehrindeki yüzlerce güzellikten biri olan idrarın
dengeli atılması hâdisesi insanda merhametin bir tecellisi olarak devam
ettirilmektedir.
İdrar yollarındaki yardımlaşma
Beden
şehrinin birimleri arasında muhteşem bir yardımlaşma vardır: Meselâ
böbreklerden gelen idrar, akarsu yatağının temiz tutulması gibi bütün
idrar yolları boyunca bir temizlik yapılmasına vesile olmaktadır. Bu
temizlik başta mikroorganizmalar olmak üzere, idrar yollarında
oluşabilecek kum ve taş tanecikleri için de geçerlidir. Mesanelerine
bakteri enjekte edilen sağlam kişilerde idrar yolu enfeksiyonu
gelişmemiş, bunlarda idrarın tazyikli olarak atılması, bakterilerin
sürüklenerek dışarı atılmasını kolaylaştırmıştır. Elastik yapıdaki
mesane duvarının hem genişletilerek, hem de mesane basıncı düşürülerek
böbreklerin koruması, mesane ve böbrekler arasındaki yardımlaşmaya
misâldir. Çünkü böyle bir elastikiyetle basınç düşürülmeseydi,
böbrekler yüksek basınç altında kalarak fonksiyonlarını yitirebilirdi.
Sebepler plânında böbreklerin rahat çalışması, uygun miktarda ve
basınçta idrar çıkarması (böbreklerin korunması) mesane duvarının
elastik olmasıyla sağlanır. Bunun insana bir lütuf olduğunu ise, ancak
sistem arızalandığında anlayabiliriz.
Anne karnındaki bebeğin idrarı
Anne
karnındaki bebeğin (fetus) beslenme ve boşaltım sistemlerinin temel
düzenleyicisi olarak plasenta vazifelendirilmiştir. Ayrıca fetus
böbreğine de önemli görevler verilmiştir. Meselâ sıvı-elektrolit ile
asit-baz dengesinin düzenlenmesi, hormon ve büyüme faktörlerinin
üretilmesi bunlardan birkaçıdır. Dördüncü aydan itibaren fetuste, idrar
üretimi başlar ve mesane her 30-60 dakikada bir dolar-boşalır. Mesane
içindeki idrar, anne rahmindeki koruyucu yastık gibi yavruyu saran
amniyon sıvısına boşaltılır. İdrara benziyen amniyon sıvısı, rahimdeki
ceninin, annenin vücut sıcaklığındaki değişikliklere karşı
korunmasında, normal gelişim için gerekli alanın sağlanmasında, gıda ve
oksijen gibi maddelerin temini için uygun vasatın oluşturulmasında,
anne karnının maruz kalabileceği muhtemel darbeler karşısında
korunmasında vazifelidir. Rahimde bebeğin yerleştirildiği amniyon
sıvısı, idrar gibi bir sıvıdan hazırlanıp, dünyanın yeni misafirini
rahat ettirmek için üretilir.
İdrarın meydana getirilişi Bedenin
en ücra köşelerine kadar oksijen ve gıda maddelerini taşımakla görevli
kan, geri dönüşünde hem metabolizma atıklarını, hem de vücudumuzda
çeşitli sebeplerle oluşan zehirli-fazlalık maddeleri toplayarak
böbreklere getirir. Beden şehrinin sağlığının devamında rol alan kan,
böbreklere uğradığında kesintisiz olarak filtre edilir. Böbreklerde,
atık maddeler öylesine hassas şekilde ayıklanır ki, "Hangi maddeden ne
kadar gereklidir?" gibi, ince hesap ve sınırsız bilgi gerektiren husus
biliniyormuşçasına vazife icra edilir. İleri bilgisayar sistemleriyle
desteklenmiş sunî böbrekler (diyaliz makineleri gibi) asıl böbreğin
yerini hiçbir zaman tutamaz. Sonsuz bir ilim ve kudretin emri altında
zâhirî sebepler kullanılarak çalıştırılan sağlıklı canlı böbrek,
yapılması gerekeni, Sevk-i İlâhî ile yerine getirir. Atılması
gerekenleri sıvı halinde (idrar) mesaneye gönderir. İdrarla atılan
maddeler, farklı özellikler taşıdığından, hastalıkların teşhisinde
kullanılır. Çünkü idrarın rengi, kokusu, yoğunluğu, içerisindeki
organik ve inorganik maddeler insan sağlığı hakkında çeşitli ipuçları
verir. Boşaltım sistemine yerleştirilen bu hassas dengedeki sapmalar,
beden şehrinde bir şeylerin yanlış gittiğinin işareti olarak
yorumlanır. Bir başka ifadeyle, hayat tarzımız, beslenme şeklimiz,
hastalıklar, alınan ilâçlar, idrarın yapı ve kompozisyonunda
farklılıklara yol açabildiğinden idrar tahlili, sağlıklı olup
olmadığımızın bir göstergesi olarak önem taşımaktadır (Şekil 2-3).
Sağlıklı kişinin idrarı, sarı ve berraktır. Bu rengi esas itibariyle
ürokrom pigmenti ve bir miktar da ürobilin ile üroeritrin verir.
Renksiz bir idrar söz konusu ise ya aşırı sulu şeyler alınmıştır veya
diüretikler gibi idrar söktürücü ilâçlar kullanılmış yahut değişik
tipte şeker hastalıkları (diabetes mellitus, diabetes insipitus) gibi
bozukluklar var demektir. Gün içerisinde idrarda sarı ile su berraklığı
arasında gidiş gelişler olabilir (meselâ yemekten 1-2 saat sonraki
idrarın su gibi renksiz; aşırı eforda ise, koyu turuncu olması gibi).
Pancar, şeker boyaları ve bir kısım ilâçlar idrarı kırmızıya
dönüştürebilir. Hastanın şikayetleri, muayene ve tahlillerle
anlamlandırıldığında kırmızı-kahverengi, mavi-gri, sütü andıran
beyazlıktaki ve bulanık idrarların hepsi, bir hastalık belirtisi
olabilir.
Biz idrar hakkında çok daha farklı şeyler
öğrendiğimizde, üzerimizdeki sonsuz nimetleri daha derinden idrak edip
daha farklı bir ufukta şükredeceğiz.
Sızıntı Temmuz 2004
Prof. Dr. M. Sami Polatöz, Sızıntı Canlılar
âlemine küçük ölçekte ve dar bir nazarla bakıldığında, tür içinde ve
türler arasında ölümüne bir mücadele olduğu kanaati hâsıl olabilir.
Belgesellerde sıkça gördüğümüz yırtıcı hayvanların otçul hayvanlara
musallat olması ve onlarla beslenmesi hâdisesi, bir yönüyle bu
mücadeleye misâl verilebilir. Ancak bu mücadele, bir türün neslini
tüketecek şekilde değildir. Aksine bu mücadeleyle hastalıklı ve zayıf
fertlerle başka canlıların rızık ihtiyacı karşılanırken, bir taraftan
da zayıf türün sağlıklı nesillerinin dengeli bir nüfus içinde
yaşamaları temin edilir. Aslanlar avladıkları en zayıf zebranın bir
kısmıyla kendi gıda ihtiyaçlarını karşılarken, geri kalanını da akbaba,
çakal, böcek vb. hayvanlara bırakırlar.
Aynı türe
mensup hayvanlar arasında da mücadeleler olmaktadır. Geyiklerin
birbirleri ile kıyasıya mücadelesi buna örnek gösterilebilir. Bu
mücadele neticesinde, en sağlıklı ve güçlü erkeğin genlerinin gelecek
nesillere aktarılma imkânı doğar. Hayvanlar âlemindeki bu tip
hâdiseleri kısmî gözlemlerden yola çıkarak değerlendiren bazı
ekologlar, türler arasında kıyasıya bir hayatta kalma mücadelesinin
olduğundan bahsetmişlerdir. Acaba yeryüzünü
şenlendiren herhangi bir türe, hiç alâkası yokmuş gibi görünen başka
bir türün hayatta kalmasını kolaylaştıracak bir vazife verilmiş
olabilir mi? Yahut daha da kompleks bir münasebet içinde, birbirine
muhtaç ve karşılıklı olarak birbirlerin hayatını kolaylaştırıcı
vazifeler üstlenmiş türler zincirinden bahsedilebilir mi? Hâlbuki
ekologlar şimdiye kadar, türler arasındaki birbirine karşı olan müspet
tesirleri bir esas olarak değil, dikkate alınmayan bir istisna olarak
görmüşlerdir. Ancak araştırma metotları ve biyolojik âlemin sırlı
dünyasına ait bilgiler zenginleştikçe, hikmeti ve gâyeyi nazara almayan
bu fikirlerde yavaş da olsa bir değişme başlamıştır. Nitekim
bazı ekologlar artık, resmin küçük bir kısmına değil de, tamamına
bakıldığında hakikatin ortaya çıkacağı görüşündedir. Northeastern
Üniversitesi Deniz Bilimleri’nden Andrew Altieri: “İnsanlar niçin
farklı türlere ait canlı topluluklarının bir arada bulunduğunu gösteren
büyük resme bakmıyorlar? Hâlbuki biraz dikkat ettiğimizde bazı türlerin
diğer türler üzerindeki müspet tesirlerini görebiliriz.” demektedir. Bu
açıdan bakıldığında ‘temel tür’ olarak da vasıflandırılabilecek bazı
türlere, aynı bölgede yaşayan diğer türler için uygun bir vasat
oluşturma ve böylece bütün bir ekosistemi destekleme vazifesi
verildiğini görebiliriz. Meselâ, kayalık ve çakıllı bir deniz sahilinde
bir taraftan yazın sıcak güneşi, diğer taraftan da dalgaların sahili
şiddetle dövmesi vasatı canlıların yaşaması için elverişsiz kılmasına
rağmen, midyeler, yoğun sazlıklar ve bunlarla ilgili bazı türlerin
buralarda tutunabildiği görülmüştür. Sazların
veya midyelerin temel tür olup olmadıklarını anlamak için, Altieri’nin
ekibi, sazları veya midyeleri veya her ikisini deney alanı olarak
seçtikleri bölgelerden kaldırdılar ve kalan diğer hayvanlara ve alg
(mikroskobik bitkiler) gibi türlere ne olduğunu gözlediler. Midyeler,
kabuklu deniz hayvanları ve alglerin; saz ve kamışların yoğun olduğu
kısımlarda daha çok sayıda mevcut olduğunu buldular ki, bu da sazların
bu türler üzerindeki olumlu tesirini göstermektedir. Benzer şekilde
midyelerin de salyangoz ve diğer kabuklu hayvanlar üzerinde müspet
tesirleri vardı. Yapılan diğer deneylerde bu
temel türlere, diğerleri için uygun zemin hazırlama, taşların
yuvarlanmasını önleme ve diğer küçük organizmalar için elverişli
yarıklar teşkil etme vazifesi verildiği ortaya çıkmıştır. Altieri,
bu saz topluluğunun çok hususi bir ekolojik gâye gözetilerek birbiriyle
faydalı münasebetler içinde olacak şekilde yaratıldığını ve başka zor
şartların olduğu diğer yerlerde de benzer şekilde ortamı iyileştirecek
temel türlerin var edildiğini söylüyor. Temel türler diğerleri için bir
sığınak vazifesi görmektedirler. Şartların müsait olduğu mercan
kayalıkları ve tropik çayırlarda da benzer yardımlaşmaların olabileceği
düşünülmektedir. Bu faydalı münasebetler ilk
bakışta kolay anlaşılmayan çok girift bir nizâm içinde olabilmektedir.
Salyangozlar midyelere, midyeler ise sazlara bağımlıdır. Zincirdeki her
bir halka hayatın devam etmesi için çok önemlidir. Resme bütün olarak
bakıldığında, hayatın devamlılığının Sonsuz İlim, İrade ve Kudret’in
tecellisinin sebep-netice münasebeti ile perdelenmiş bir tarzda gıda
teminine bağlandığı; hayatta kalmanın esasının merhametsiz bir mücadele
değil, daha çok ortama uyum sağlayıcı fizyolojik ve anatomik
özelliklerle donatılma ve diğer türlerle yardımlaşma olduğu daha net
olarak görülecektir.
Kaynaklar - Bob Holmes, When co-operation is the key to survival, New Scientist Magazine, 2589, 3 February 2007. -
Andrew H. Altieri, Brian R. Silliman, and Mark D. Bertness,
Hierarchical Organization via a Facilitation Cascade in Intertidal
Cordgrass Bed Communities, The American Naturalist, 169, 195-206, 2007.
Mehmet Mertek Hayvanlar
arasındaki çeşitli haberleşme ve anlaşma vasıtalarından biri de
renklerdir. Bazıları, varlıkları ancak ışıkla mümkün olan renkleri
kullanarak birbirlerini tanır, düşmanlarını korkutur ve bulundukları
zemine uyum sağlarlar. Bazı canlılar diğerlerine göre çok daha hızlı
olan renk değiştirme kabiliyetleri sayesinde düşmanlarından korunurlar. Biyologları
düşündüren en önemli mesele, akıldan ve şuurdan yoksun olan bu
hayvanların nasıl bir ışık ve renk bilgisine sahip olduklarıdır. Ancak
çok usta ressam ve sanatkârların yapabileceği renk harmonisi ve
kamuflajı, sadece basit bir "içgüdü" tabiri ile izah etmek mümkün
olabilir mi?
Mürekkep balıkları mükemmel bir kamuflaj ustasıdır.
Hemen her ortamda, o zemine uygun olarak, kendilerini gizleyecek renk
ve desene bürünebilirler. Ama bu balıkların hemen hepsinin renk körü
olması, bizi bir bilmece ile karşı karşıya getiriyor. Bu sebeple bilim
adamları, kafadan bacaklıların kamuflaj için, hangi renkleri alması
gerektiğine nasıl karar verdiklerini araştırdılar. Sonunda bu bilmeceyi
İngiliz biyologlar çözdü. Mürekkep balıklarının, renklerin dalga
boylarını değil, ışık yoğunluklarını algıladıklarını keşfettiler.
Yapılan deneylerde, koyu renklerin zayıf, açık renklerin ise kuvvetli
ışık şiddetine sahip oldukları tesbit edilerek sarı ve mavi zeminler
üzerinde, mürekkep balıklarının aynı rengi aldığı gözlenmiştir. Çünkü
sarı ve mavi renkler aynı yoğunlukta oldukları için, mürekkep balıkları
bunları aynı renk olarak algılamaktadır. Sebebler planında ve görünüşte
hadise böyle cereyan ediyorsa da, renk körü olan mürekkep balıklarının,
bulundukları zemine uyarak, renk değiştirmek suretiyle kendilerini
harika bir şekilde nasıl kamufle ettikleri üzerinde derinliğine
düşünülmeli değil mi?
Renk körü mürekkep balıklarının, mavi
deniz ortamının ışık yoğunluğunu nasıl ölçüp, kendilerini o renge nasıl
uydurdukları ne kadar da hayret verici!
Bu yazı Sızıntı Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Şafak Öztürk İnsanlar
güzel yollara, trafik levhalarına, haritalara ve navigasyon cihazlarına
rağmen gidecekleri yere ulaşmada bazı zorluklar yaşarken, göçmen
kuşların binlerce kilometre uzaktaki hedeflerine hiç yanılmadan
varabilmeleri insanı hayrete düşüren muhteşem bir hâdise... Bulunulan
yerin koordinatlarını belirlemek için kullanılan GPS (Global
Positioning System) insanlığın binlerce yıllık birikiminin bir
neticesiyken, bazı hayvanlara GPS kadar hassas işleyen navigasyon
sistemleri yaratılışta bahşedilmiştir. İnsanlara verilmiş duyu
organlarının hassasiyetleri birbirleriyle dengeliyken, hayvanlarda
beslenme, avlanma durumlarına göre belli duyular daha öne çıkabilir.
Baykuşun işitme, kartalın görme, köpekbalığının koklama duyuları diğer
hayvanlardan bariz şekilde üstünlük gösterir. Bazı hayvanlarda yön ve
yol bulma hususiyeti diğerlerine nazaran daha öne çıkmıştır.
Uçacağı
yönü tespit için, göçmen kuşlara hassas bir navigasyon sistemi
verilmiştir. Kızılgerdan kuşu (Erithacus rebecula) üzerinde yapılan bir
araştırmayla, bu kuşun günümüze kadar farkında olmadığımız bir özelliği
ortaya çıkarılmıştır. Dünyanın manyetik alanına göre, özel bir mıknatıs
duyusuyla kendine uçuş yönü belirleyen bu kuşun sağ gözüne âdeta bir
pusula yerleştirilmiştir. Bu kuşun sağ gözündeki bir protein kompleksi
(cryptochrome), dünyanın etrafındaki manyetik alan çizgilerine paralel
kimyevî bir reaksiyona girer. Gözün içinde vuku bulan bu kimyevî
reaksiyon, optik reaksiyona dönüştürülür ve bunun neticesinde
kızılgerdanlar, dünyanın manyetik alanını görme derecesinde iyi algılar. Ornitolog
Prof. Peter Berthold, göçmen kuşlar üzerinde yaptığı başarılı
deneylerle, bir kuşun göçmen olup olmadığı, göç rotası ve zamanını
nasıl tespit edebildiği gibi hususların genetik kaynaklı olduğunu
ortaya çıkarmıştır. Kara başlı ötleğenler (Sylvia atricapilla) yarı
göçmen kuşlar sınıfına girer. Bunların bir kısmı batıya (Kuzey Afrika)
bir kısmı da doğuya (Kıbrıs ve İsrail) göç eder. Göç yönü farklı olan
kuşlar arasında yapılan melezleme neticesi, aynı türe ait olmalarına
rağmen yavru kuşların ebeveynleri gibi batı veya doğuya değil, tamamen
güneye göç ettiği tespit edildi. Navigasyonda vazifeli cryptochrom
kompleksi melez yavrularda yeni bir rekombinasyona göre dağılmış ve
tamamen farklı bir özellikler göstermişti. Bu netice, kuşların çevre
faktörlerine uyum sağlamalarında sevk-i ilâhî ile işletilen
mekanizmaları uyguladıklarını ortaya koymaktadır. Protein
sentezi genetik olarak kodlandığından ve sentez edilen protein
ebeveynlerinkinden farklı olduğundan, bu değişiklikte çevre
faktörlerinin tesiri ihmal edilebilir. Ornitologların klâsik evrimci
bakış açıları bu meseleyi açıklamakta oldukça zorlanmaktadır. Daha net
bir ifadeyle, ihtiyaca binaen kuşların kendi genleri üzerinde plânlı ve
kasdî bir değişiklik yapmalarının mümkün olmadığı apaçık ortadadır. Bu
tip genetik özelliklerin, genlerin tesadüfî dizilmeleri ve değişmeleri
neticesi ortaya çıktığını savunan evrimciler, mutasyonlara imkânsızı
isnat etmektedir. Böylece evrimciler hem göçmen kuşun bütün
özelliklerinin tesadüfî mutasyonla ortaya çıktığını, hem de bu
mutasyona şuur isnat ederek, doğru coğrafî bölgeye sevk ettiğini
söylemek gibi bir paradoksa düşerek, her şeye gücü yeten bir
Yaratıcı’nın icraatını görmezden gelmekteler. Deniz kaplumbağaları
Deniz
kaplumbağalarına azamî derecede gelişmiş bir yön belirleme hissi
bahşedilmiştir. Bu canlılar okyanuslarda geçirdikleri yirmi yılı aşkın
bir süreden sonra, doğdukları sahili hiç problem yaşamadan
bulabilmektedir. Floridalı bir balıkçının başından geçen hâdise deniz
kaplumbağalarındaki bu yön hissinin muhteşemliğini net şekilde ortaya
koymaktadır: 1950’de Florida’dan ayrılıp Nikaragua açıklarında
kaplumbağa avlayan bir balıkçı, yakaladığı kaplumbağaların sırtlarına
kanun gereği kendi mührünü kazır. Avladığı kaplumbağalarla geri
dönerken, Florida açıklarında fırtınaya yakalanır, alabora olmaktan
kurtulur; ancak yakaladığı kaplumbağalar denize kaçar. Fırtınanın
şokunu atlatan balıkçı bir ay sonra tekrar Nikaragua açıklarında
kaplumbağa avlarken denizden kendi imzasını taşıyan bir kaplumbağayı
çekince büyük şaşkınlık yaşar. Acaba bir ay içerisinde bu kaplumbağalar
bin kilometreden fazla bir mesafeyi geride bırakarak ana sahillerine
nasıl geri dönebilmişti? Deniz kaplumbağaları da yön belirlemede
dünyanın manyetik alanını kullanır; bu canlıların geçmiş oldukları
mevkiler hafızalarından silinmez. Zamanla beyinlerinde topografik
inceliklere sahip âdeta bir hafıza kartı oluşturulur. Dolaştığı yerleri
dünyanın manyetik alanına göre parselleyen kaplumbağaların beyinlerine,
âdeta mükemmel topografik özellikler taşıyan bu hafıza kartları
nakşedilir. Bu sayede bu canlılar hem pozisyonlarını belirler, hem de
hedeflerine rahatlıkla ulaşabilir. Doğduğu yerde ölen yılan balıkları
Yapılan
araştırmalarda uzun yıllar boyunca yılanbalıklarının kendilerine
benzeyen yavrularına rastlanamaması deniz biyologları arasında ciddi
sıkıntılara yol açmıştı. Çünkü yılanbalıklarının yavruları morfolojik
bakımdan erginlerden çok farklı bir görünüme sahipti. Aslında yılan
balıklarının yavruları başka bir tür -balık- olarak isimlendirilmişti
(Leptocephalus). Bugün biliniyor ki, yılanbalıkları yavrulamak için
sadece Avrupa sahillerinden 6.000 km uzaklıktaki Sargasso Denizi’ni
tercih ediyor. Belli bir güce erişen yavrular, Sargasso Denizi’nden
ayrılarak okyanuslardan akarsulara uzanan yolculuklarına başlıyor.
Kesin olmamakla beraber biyologlar yılanbalıklarının doğru rotayı
tespitte, bazı göçmen kuşlar gibi, dünyanın manyetik alanını
kullandıklarını düşünüyor. Ömürlerinin altı ile yirmi yılını
akarsularda geçiren yılanbalıkları, sevk-i ilâhîyle iki vazifeyi îfâ
etmek üzere tatlı suları terk edip dünyaya geldikleri yere doğru ‘son
yolculuklarına’ çıkıyor. Buraya ulaşmaları yaklaşık üç senelerini
alıyor. Hiçbir şekilde Yüce Yaratıcı’nın iradesi dışına çıkamayan
yılanbalıkları Sargasso Denizi’ne vardıktan sonra da birinci vazifeleri
olan üremeyi gerçekleştirip soylarının devamına vesile oluyor, bundan
sonra da ölümlerini beklemeye başlıyorlar. Sismoloji uzmanları kör fareler
(Fam: Spalacidae) Toprak
altında yaşayan körfareler bitki kökleriyle beslendikleri için yerin
20-40 cm altında hareket eder. Toprak altında hareket büyük enerji
kaybına yol açar. Bu sebeple beslenme kaynağı olan köklere en kısa
yoldan ulaşmaya çalışan ve muhtemel engelleri minyatür zelzele
metoduyla aşan bu fareler, yer altında bir sismoloji uzmanı gibi
hareket eder. Kazdıkları koridorların tavanına kafalarıyla vurarak
minik zelzeleler meydana getiren bu hayvanlar, oluşan sismik dalgaların
ortamdaki yansımalarını değerlendirerek en ekonomik enerjiyle en uygun
tünelleri açar. Bu sayede aşırı enerji kaybına mârûz kalmazlar. Bu
kadar ince hesaplar gerektiren bir meseleyi akıl ve şuurdan mahrum
körfarelerin ilmiyle veya tabiatla izah mümkün müdür? Balinalar
Balinaların
çıkardıkları çeşitli sesler sayesinde, binlerce kilometre uzaktaki
hemcinsleriyle muhaberede bulundukları uzun yıllardan beri ilim
adamlarınca biliniyor. Çıkarılan sesleri kategorize eden su
biyologları, balinaların ‘klik’ sesleriyle okyanuslarda kendilerine yol
bulduklarını gösterdi. Gönderilen ses herhangi bir cisme çarpıp geri
döndüğünde balinalar sevk-i ilâhî ile sesin çarpmış olduğu cismin
türünü, uzaklığını, hattâ hızını bile tespit edebilmektedir. Seri
hâlinde geri dönen sesler beyinde âdeta bir resim gibi algılanır.
İnsanlar da tren veya araba sesini birbirinden ayırabilir; ancak
vasıtanın uzaklığı veya hızına dâir net bir şey söyleyemezler. Kaşalot
balinası, avını tespit ettikten sonra ‘klik’ seslerini yoğunlaştırarak
onu kıskıvrak yakalayabilir. Matematikçi çöl karıncaları
Şimdiye
kadar karıncaların polarize edilmiş güneş ışınlarını kullanarak
yönlerini tayin ettikleri biliniyordu. Zürih Üniversitesi Zooloji
Enstitüsü Direktörü zoolog Prof. Dr. Rüdiger Wehner, çöl karıncalarının
sinir sisteminin temel mekanizmalarını ortaya çıkaran çalışmasıyla
Nobel’e aday gösterildi. Wehner, karıncaların yuvalarını bulmada adım
sayılarını ve uzunluklarını hesaplayıp hesaplamadıklarını tespit için,
bu canlıların bacaklarını kısaltma veya uzatma gibi deneyler yaptı. Bu
deneyler ile zoolojide son ayların en gözde keşfi yapıldı. Yuvalarına
dönüş yolunda ince sert kıllar yapıştırılarak ayakları uzatılan
karıncalar, yuvalarında durmayıp daha ileri geçti. Çünkü karıncalar
yuvalarından ilk hareket ettiklerinde ayaklarının kısa olması
dolayısıyla daha fazla adım atmışlardı. Ayakları uçlarından kesilerek
kısaltılan karıncalar ise, yuvalarına varmadan durmaya ve oldukları
yerde dönmeye başladı. Çünkü kendi hesaplarına göre o anda yuvalarında
olmaları gerekiyordu. Yuvalarından yüz metreden fazla uzaklaşan bu
karıncalar, belli ki on binli rakamların çok üstüne kadar sayabiliyor
ve bu işi görünürde 0,1 miligramlık minnacık bir beyinle
gerçekleştiriyordu. Ayrıca aynı karıncalar, yeni oluşan şartlara da
tamamen ayak uydurabiliyordu. Birkaç gün sonra kısaltılmış veya
uzatılmış ayaklarına alışan karıncalar yuvalarını tekrar hatasız olarak
bulabiliyordu. Bu kadar küçük canlılarda muazzam mekanizmaların
çalıştırılması, bu harika davranışların aslâ tesadüf eseri olmadığını
açıkça göstermektedir. SIZINTI Dergisi, Temmuz 2007 Prof.Dr. Arif Sarsılmaz *
Yetişkinlerin parmak izleri bir zeminde bozulmadan birkaç gün kalırken,
çocukların parmak izleri neden 24 saat içinde kaybolmaktadır? * Gözle zor görülen parmak izlerimizle, kendimize ve yaptığımız faaliyetlere dâir geride nasıl emareler bırakmaktayız? * Parmak izlerinin tespitinde uygulanan metotlar… * Devamlı yanımızda bulundurduğumuz mühür: parmak izlerimiz…
1993
yılında ABD'de küçük bir kız çocuğu, muhtemelen fidye için, evinden
kaçırılıp uzak bir yere götürülür. Orada tutulduğu zaman zarfında kaçma
plânları yapan çocuk, fırsatını bularak herhangi bir zarar görmeden
rehinecilerin elinden kurtulur ve yakındaki bir yerleşim bölgesine
sığınır. Kızın tarifi üzerine hâdiseden birkaç gün sonra faillerden
birini yakalayan polis, onun konuşmasıyla diğer faillere ve çocuk
kaçırılırken kullanılan arabaya ulaşır.
Suçlular mahkemede
dosyadaki bir eksikliği fark edip, kurtulmak için arabanın içinde, kız
çocuğunun parmak izinin aranmasını isterler. Zîrâ çocuk, kaçırılma
esnasında, ifadelerinde de belirttiği gibi, arabanın pek çok yerine
tutunmuştur, dolayısıyla çocuğun parmak izlerinin arabanın çeşitli
yerlerinde bulunması gerekmektedir. Adlî tıp dedektifleri arabayı
baştan aşağı taramasına, zanlı ve arkadaşlarının parmak izlerini tespit
etmesine rağmen, garip bir şekilde, arabada küçük kızın parmak izine
rastlayamamıştır. Bu hâdise üzerine zanlılar ve avukatları büyük sevinç
yaşarken, adlî tıp dedektifleri ve mağdur kız çocuğunun yakınları büyük
üzüntü duyar.
Hâdisenin bundan sonrasını yazının sonuna
bırakarak, parmak izi çalışmalarının nasıl yapıldığına ve niçin böyle
bir hayal kırıklığı yaşandığına dönelim. Parmak izi, her şahsın DNA
programında yaratılıştan mevcut olup, embriyonik dönemde parmakların
ucunu örten derinin, Nakkâş-ı Ezelî
ve Hafîz-i Ebedî’nin sonsuz ilim ve kudretiyle işlenmesi neticesinde
meydana getirilir. Niçin sonsuz bir ilim ve kudretten bahsediyoruz? Tek
yumurta ikizleri hâriç, hiçbir insanın parmak izinin birbirine
benzememesi, yaşayan, ölmüş ve yaratılacak bütün insanların parmak
izlerinin bilinmesini gerektirir ki, bu da ancak Yüce Yaratıcı'nın
ilmiyle mümkündür. Aynı spermle döllenen tek bir yumurtadan
yaratıldıkları ve yaratılışlarında aynı DNA programları işletildiği
için, tek yumurta ikizlerinin parmak izleri aynıdır. Nitekim Kıyâmet
Sûresi'nin hemen başındaki âyetlerde, kıyamet günü insanların tekrar
diriltilmesiyle ilgili “İnsan zanneder mi ki ölümünden sonra Biz
kemiklerini toplayıp onu diriltmeyeceğiz? Evet, toplarız, hem de parmak
uçlarına varıncaya kadar eski hâlinde düzenleriz!” (Kıyamet/ 3-4)
denilerek, kimsenin bilmediği bir dönemde, parmak izlerimizdeki
inceliklere dikkat çekilmektedir.
Bundan dolayı parmak izleri
çeşitli suçların aydınlatılmasında kullanılmaktadır. Parmak uçlarındaki
deri kabartılarının teşkil ettiği desenler, birbirini kesen veya
birbirine paralel, oval yahut dairevî çizgilerin hareketleriyle ortaya
çıkarılır. Mürekkep emdirilmiş bir süngere dokundurulan parmak daha
sonra bir kâğıda basılırsa, parmak ucundaki desen mürekkep sayesinde
kâğıda geçer. Bu şekilde arşivlenen parmak izleri, ileride meydana
gelebilecek şüpheli bir durumda yeni izlerle karşılaştırılarak
değerlendirilir.
Peki, dokunduğumuz eşyada parmak izlerimiz
nasıl kalıyor? Derimizin her tarafına dağıtılmış olan ter bezleri,
vücudumuzun her bölgesinde farklı yoğunluktadır. Parmak uçlarımıza da
birçok ter bezi yerleştirilmiştir. Parmağımızla herhangi bir nesneye
dokunduğumuzda ter bezlerinin gözeneklerinden çıkan terimiz,
dokunduğumuz yerde kalır ve parmak izi desenimizin o zemine geçmesine
sebep olur.
Yazının başında anlatılan hâdisede, küçük kızın
parmak izinin arabada bulunamamasının sebebi nedir? Parmak izini
bırakan terin yüzde doksan dokuzu sudur. Kalan yüzde birlik kısımda yağ
asitleri, yağ, esterler, aminoasit ve tuzlar bulunur. Yapılan
analizlerde, yetişkin insanların bıraktığı parmak izlerinin, esterler
tarafından birbirine bağlanan uzun karbon zincirleri ve ağır metaller
ihtiva ettiği bulunurken, çocukların parmak izinde ise, çoğunlukla
esterlenmemiş ve kısa zincirli yağ asitleri bulunmuştur. Çocukların
parmak izinde bulunan kısa zincirli yağ asitleri daha uçucu
özelliktedir. Bu yüzden yetişkinlerin parmak izleri genellikle birkaç
gün veya daha uzun müddet bozulmadan kalırken, çocukların parmak izleri
24 saat içinde yok olmaktadır. Bu sebeple çocuklarla ilgili vakalarda
suçu araştırma çalışmaları mümkün olduğunca çabuk yapılmalıdır.
Normal bir bakışla parmak izleri görülmez. Adlî dedektifler görünmeyen parmak izlerini
görünür hâle getirip fotoğraflarını çekebilmek için, bazı metotlar
uygular. En eski metotlardan birisi toz pudra serpmedir.
Hidrokarbonların ısı ile bozulmasından elde edilen çok ince siyah
karbon, parmak izinin bulunduğu yüzeye serpilir, karbon tanecikleri
parmağın eşya üzerinde bıraktığı tere yapışarak izi görünür hâle
getirir. Bu metodun daha gelişmiş bir şeklinde ise, fluoresans pudralar
(ışıldama yapan) kullanılmaktadır. Bu hususta uygulanan ikinci metot,
iyot metodudur. İyot ısıtıldığında buharlaşır ve yağların yapısındaki
karbon-karbon arasındaki çift bağlar ile reaksiyona girer ve kabartı
şeklindeki parmak izi desenini sarımsı kahverengi bir renge dönüştürür.
Uygulanan üçüncü metot ise, ninhydrin metodudur. Önceki metotlar
gözeneksiz yüzeylerde iyi netice verirken, bu metot, kâğıt ve tahta
gibi gözenekli yüzeylerdeki parmak izi örneklerinde daha iyi neticeler
verir. Bu metodun temeli, aminoasitler ile ninhydrin arasındaki
kompleks bir reaksiyona dayanır. Isıtıldığında ortamdaki bir baz ile
reaksiyona girerek menekşe renginde görüntü verir. Terdeki aminoasitler
kâğıt veya tahtanın ana maddesi olan selüloz ile herhangi bir
reaksiyona girmediği için, bu teknik çok eski izlerin belirlenmesine de
imkân sağlar.
Ter gibi çoğu zaman hatalı şekilde saf bir su
zannettiğimiz bir unsur bile, gerektiğinde birçok meselenin aydınlığa
kavuşturulmasında kullanılabilmektedir. Gözle zor görülen parmak
izlerimiz ise, yaptığımız faaliyetlerin izlerini mekâna nakış nakış
işleyerek buralarda bize dâir emareler kalmasına sebep olmaktadır. Her
an, zihinlere ve mânevî levhalara bıraktığımız milyonlarca görüntünün,
Kâinatın Sahibi huzurunda neler ifade edeceğini düşündüğümüzde,
kâinatta hiçbir şeyin başıboş ve abes yaratılmadığını anlıyoruz. Bu
arada, yazının başında anlattığımız çocuk kaçırma hâdisesine karışan
kişilerin ceza almadıklarını sanıyorsanız, aldanıyorsunuz! Çocuğun
parmak izleri arabanın içinde bulunamamıştı; ama suçluların sevinci çok
uzun sürmedi. Çünkü çocuğun üzerindeki elbiseden kopan, gözle çok zor
görülebilen ince kumaş lifleri, arabanın koltuğundan aspiratörle
çekildikten sonra mikroskopta incelendi. Yapılan bire bir eşleştirmeyle
hâdiseye karışanların suçları ispatlandı ve suçlular bu dünyadaki
cezalarını aldılar.
Bu yazı Sızıntı Dergisi'nde yayınlanmıştır.
|
|
|
|