mehmet's profileSELAMÜN ALEYKÜM...DİNİ v...PhotosBlogListsMore Tools Help

SELAMÜN ALEYKÜM...DİNİ ve İLMİ BİLGİLER ALANIMA HOŞGELDİNİZ..

Allahım, Senden, tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm ve Sana, rezil etmeyen, ayıpları sayıp dökmeyen bir dönüş istiyorum...
 



 

undefined

Loading...

HABER 7

Loading...Loading...

SAMANYOLU

Loading...Loading...

TIMETÜRK

Loading...Loading...

SORULARLA İSLAMİYET

Loading...Loading...

ARAŞTIRALIM

Loading...Loading...

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.
November 06

Bu uyarılara uyun hayatınız daha kolay olsun..

Bu uyarılara uyun hayatınız daha kolay olsun.... İşte hayatınızı kolaylaştıracağını düşündüğümüz 32 önemli uyarı.... Bu uyarılar yaşamınızı cennete çevirecek...

İŞTE ÇOK ÖNEMLİ UYARILAR...

Karşınızdakini dinlemesini bilin.

Sizi dinleyenlerin anlayacağı sözcükler seçin.

İnsanların gönlünü almaktan korkmayın.

Sinirlerinize hakim olun.

Şaka yapacağınız zaman iyi düşünün.

Sürekli dert yanan biri olmayın.

Karşınızdakilerin tepkilerine dikkat edin.

Kaybetme ihtimalini de göz önünde bulundurun.

Gereksiz eleştirilerden kaçının.

Görüşlerinizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmayın.

Gürültü yapmayın ancak sesinizi duyurun.

Biri sizinle konuşurken işinizle meşgul olmayın.

Birisi konuşurken, başkalarıyla fısıldaşmayın.

Sözü başkalarının ağzından kapmayın.

Duman makinesi olmayın.

Yerinde, duramayan bir olmaktan kaçının.

Aynı sözcükleri dilinize dolamaktan vazgeçin.

Çift anlamlı sözcüklerden kaçının.

Ne zaman susmak gerektiğini bilin.

Sözünüzü güçlü bir tonla bitirin.

Başkalarını kötülemeyin.

Öğütlediğiniz şeyleri kendiniz de uygulayın.

Yüksekten atmayın.

Herkesin işine burnunuzu sokmayın.

Size akıl danışılmadıkça öğüt vermeyin.

Olduğunuz gibi görünün.

Gereksiz yere zıtlık yaratmayın.

Adil davranın.

Telefonda önce kendinizi tanıtın.

Ahizenin içine doğru konuşun.

Karşınızdakinin sözünü kesmeyin.

Arada bir şeyler söyleyerek dinlediğinizi belli edin.
August 27

Türbanlı bayanlar cüzzamlı mıdır? Siz karar verin!


Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir, 'mahalle baskısı' tanımlamasını dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü göstererek cevap verdi. İşte ibret verici o yazı...

2008-08-27


Türbanlı cüzzamlı mıdır? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım.  "Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?
" diyor Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir yazısında. Yazısının devamında 'Mahalle baskısı' tanımlamasını ağızlarına dolayanlara bir başka açıdan mahalle baskısını gösteriyor.

İşte Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir'in, 'mahalle baskısı'  tanımlamasını dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü gösteren yazısı...

Türbanlı cüzamlı mıdır?

Türbanlı cüzzamlı mıdır? Balçiçek Pamir 3 olayla soruyor: Yeme, içme, gezme, denize girme hakkı yok mudur? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım.

Sahne 1

Bodrum'da bir sahil. İki haşemalı genç kız denize doğru yürüyor. Ne yalan söyleyeyim ben de uzun uzun baktım. Alışık olduğum bir görüntü değil. Bir tanesi yeşil bir tanesi mor üstelik. O sıcakta terlemezler mi diye düşündüm. Bir tanesi yanıma yaklaştı. "Biz" dedi. "Bursa'dan geliyoruz, ilk defa buraya geldik. Sizin de ikizlerinizi görünce benim de 1,5 yaşında oğlum var acaba ne önerirsiniz? Ne yapsak, otelden memnun değiliz nerede kalsak?"

Bir süre sohbet ettik. Sonra ben ikizleri simitlerine oturtup denize girdim.

Sohbet ettiğim genç kadın da kız kardeşi olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir kızla denize girdi. O sırada diğer kadınlardan taciz başladı.

Hem de yüksek sesle.

-Şunlara bak, ne biçim kıyafet... Üstelik rüküş.

-Buralara kadar geldiler. Bodrum'un da tadı kaçtı.

-Maşallah hiçbir şeyden de geri durmuyorlar.

Utandım. Öylesine utandım ki sormayın. Biz ne zaman böylesine sert, vicdansız acımasız ve tacizkar olduk? Biz ne zamandan beri insanları kıyafetlerine ve dış görünüşlerine göre yargılar ve idam eder olduk? Hep "Sorun bizi yönetenlerde, aşağıda bir problem yok" demiyor muyduk?

Haşemalı kızlardan biri dayanamadı.

"Niye bize laf atıyorsunuz, ben de sizin gibi tatile geldim. Üstelik ben sizi rahatsız etmiyorum"

Karşıdan cevap gecikmedi.

"Görüntün beni rahatsız ediyor"

Nasıl yani?

Sahne 2

İstanbul Kemerburgaz'da bir site. Sitenin sakinlerini bir telaş almış ki sormayın. Elimde bir mail var. Site sakinleri sitelerine yeni taşınan aileden son derece rahatsız olmuşlar. Neden? Çünkü ailenin "anne"si türbanlı. Diğer site sakinlerine gönderilen mailde "Hemen bir çözüm bulmalıyız deniliyor. Artık buralara kadar geldiler. Nasıl olur da böyle bir aileye ev kiralarlar anlamıyoruz. Acilen bir toplantı düzenleyip "Kimlere ev kiralanabilir" maddesinin üzerinde detaylıca konuşmalıyız."

Kendini bilmez bir site sakini böyle bir mail atmış ne olacak ki...

Diyebilirsiniz.

Ben de öyle dedim. Bu mail bana geleli 2 ay olmuştu.

Taa ki diğer site sakinlerini cevaplarını ve konuyla ilgili önerilen çözümleri okuyuncaya kadar... İnanın öyle öneriler var ki yazmaya elim gitmiyor.

Yine utandım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde, ait olduğumu hissettiğim topluluktan ne kadar uzaklaştığım fark ettim birdenbire.

Sahne 3

İstanbul Levent'te bir İtalyan restoran.

Dört gün önce...

Saat 21.30'da.

Elele bir çift geldi mekana.

Kadının başı kapalı.

Kenarda bir masayı tercih ettiler.

Bir süre sonra yine taciz başladı.

Bakışlar, yüksek sesle söylenmeler, gereksiz gürültüler.

Bir süre sonra "Bir daha burayı adım atmam" diye mekanı terk edenler bile oldu.

Elimde içki kadehim ağzım açık kaldı.

O çift herkesin elinde içki kadehinden, şortlarımızdan, mini eteklerimizden rahatsız olmadan baş başa bir gece geçirmek için kalkıp restorana geliyor ve biz ne yapıyoruz? Ne yapsın adam hayatını Fatih ve çevresinde mi geçirsin?

Üstelik ortada insan haklarına aykırı bir durum yok mu?

Tekrar soruyorum biz ne zaman bu hale geldik?

Şimdi beni topa tutacak kendi deyimleriyle türban konusunda taraf olan okuyucularıma sesleniyorum. "Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?

Zaten birilerinin amacı toplumu bölmek, biz böylesine garip insanlar haline getirmek değil miydi? Peki biz niye alet oluyoruz?

Habertürk

August 04

Sözün Ölçüsü

Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar

Söz insanın terazisidir. Fazlası ziyan, azı vekardır.

Az konuşan kınanmaz, üstelik itibarı çok olur.

Şaka, alay ve boş konuşmak belâya yol açar.

Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar, acı söyleyenden dostlar kaçar.

Eğer kalbde darlık ve üzüntü, vücutta bitkinlik ve halsizlik, rızıkta eksiklik ve bereketsizlik olursa, bunun boş ve yersiz konuşmalardan meydana geldiği bilinmelidir!

Hikmeti konuşmakta değil, susmakta aramalıdır!

Susmak aklın süsü ve cehaletin örtüsüdür.

Tatlı dilli ve cömert elli olmalıdır!

Sükut, âlimin ziyneti, cahilin aybına perdedir.

Kişi dilinin altında gizlidir. Sır saklayan murada erer.

İbadet on kısımdır, dokuzu susmak, biri de kötü arkadaştan uzak durmaktır.

Dil, irfan hazinesinin anahtarıdır, çok konuşan, gönüldeki hizmet cevherini boşaltır.

Az söz edeptir, güzel amelleri korumaya sebeptir.

Hayırlı söz keramet, sükut selamettir.

Dudak yumulur, susan kurtulur.

Yalan zayıflatır imanı, rezil eder insanı.

Dedikodu gıybettir, şiddetli bir afettir.

Alay belki güldürür, ama kalbi öldürür.

Güzel söz sadaka, mahşere nafakadır.

Çok söz kalb katılaştırır, Haktan uzaklaştırır.

Çok gülmek ayıptır, ahiret için kayıptır.

Kimin azsa sözü, açılır kalb gözü.

Fazla şaka cahillik alameti, sükut et, istersen selameti.

Kişi lisanıyla olur insan. Kötü dili kendisine düşman, çok konuşan olur pişman.

Her sözde vebal var, kurtulur susanlar. Az söz hikmettir, Rabbimizden nimettir.

Dil söylerse gönül susar, gönül susunca, dil zehir kusar.

Söz dinleyen âlim, susan sâlim olur.

Dil ederse istirahat, kalb eder rahat.

Çok konuşan gaf eder, vakti israf eder.

Dilini hep tutan çok fayda sağlar, dilini tutmayan yarın çok ağlar.

Dil yarası ok yarasından acıdır.

Akıllı, bildiğini söylemez, deli söylediğini bilmez.

Bilmem demek, ilmin yarısıdır.

Kime sır söylersen onun kulu olursun.

 

July 24

ŞÜKÜR VE SABIR

Şükür ve Sabır
 

 

"Kim nimete kavusunca sukreder, dert ve acilarla karsilasinca sabreder, haksizlik yapinca af diler, haksizliga ugradiginda da affederse... iste onlar guvende ve dogru yolda olan kimselerdir."

(Taberani)

Nimete sukur, acilara sabir, hatalarindan ozur dileme ve karsilastigi haksizliklari affetme buyuk bir erdemdir .

 

Dogruluk
 

 

"Tehlikeli oldugunu bile gorseniz, gercegi aramaktan, dogruya ulasmaktan geri durmayin.

Zira kurtulus, sadece ve sadece dogruluktadir."

(Ibn-i Ebiddunya)

 

insanların en hayırlısı...
 

 

"Insanlarin en hayirlisi, omru uzun, ameli de guzel olan kimsedir."

(Tirmizi - 2330)

 

Insanlarin hayirli olup olmamalarini belirleyen sey, amelleridir. Guzel ve salih ameller isleyen; ibadetleri, hayir ve iyilikleri cok olan kimseler insanlarin en hayirlisi sayilmaya layiktirlar.

Amelleri guzel olan kimsenin omrunun uzun olmasi da ikinci bir guzellik ve hayirlilik sebebidir.

Omrun uzun, amellerin de guzel olmasi, gercekten insan icin buyuk bir bahtiyarlik vesilesidir.

Uzun omur tek basina bir dua ve istek konusu olmamali, beraberinde guzel ameller, guzel davranislar, o uzun omru susleyip guzellestirmelidir..

 

Keşke deme...
 

 

"Basina bir is geldiginde: 'Sayet soyle yapsaydim, soyle olurdu' deme.

Fakat 'Bu Allah´in takdiridir ki, oyle olmasini diledi ve oyle yapti' de. Cunku keskeler, seytanin vesvese ve kandirmalarina yol acar."

(Muslim - 2664)

 

Bir is olup bittikten sonra, ardindan keske soyle yapsaydim, boyle yapmasaydim diye ah vah etmenin hicbir yarari yoktur. Olan is, Allah´in diledigi sekilde olmus bitmistir. Allah´in takdir ettigi bir seyi kulun degistirmeye gucu yetmez.

Bu sebeple keske sozunden Allah hoslanmaz. Bu soz, seytanin vesveselerine yol acar, kader inancina zittir.

 

Üç şey kabre gelir, ama...
 

 

"Uc sey, olen kisinin ardindan gider: Ailesi, mali ve ameli...

Ailesi ve mali olu kabre konduktan sonra geri doner. Ameli ise, olen kisiyle birlikte kalir."

(Buhari - 6514; Muslim - 2960)

Olen kisinin dunyadan her seyle ilgisi kesilir. Ancak su uc sey bundan istisnadir :

Ailesiyle ilgisi, kabre konulup topraga gomulunceye kadar devam eder. Sonra aile fertleri onu orda birakip mezarliktan geri donerler.

Mali ile ilgisi de, kefenlenip kabre konmasiyla biter. Geride biraktiklari, mirascilarina intikal eder.

Olunun ameliyle yani yaptiklari ile ilgisi ise kabre konmakla sona ermez. Iyi veya kotu ameller kulun yaninda kalmaya, ona mukafat veya ceza kazandirmaya devam eder.

 

Yeniden dirilirken...
 

 

"Her kul, olmus oldugu hal uzere diriltilecektir."

(Muslim/Cennet 83)

 

Dunya hayati bir imtihan meydanidir. Kulun iyi veya kotu nasil bir hayat yasayacaginin, denenme yeridir.

Insan icin onemli olan, bu imtihan suresini tamamlayip bu dunyadan ayrilirken iman ve guzel amel sahibi olarak ahirete gocmek, hayat imtihanini yuzunun akiyla verip kazananlardan olmaktir.

Hadisin ifadesine gore, kul son nefesini nasil bir inanc ve duygu icinde verirse, ahirette o hal icinde diriltilecektir. Bu durumda kulun ahiretteki durumunu belirleyici faktor bu dunyadaki yasayisi ve son nefesindeki inanci olmaktadir.

 

Allah şu uç kimseye kıyamet gününde rahmet ederek bakmaz
 

 

"Allah su uc kimseye, kiyamet gununde rahmet ederek bakmaz. Onlari kusur ve gunahlarindan (bagislayarak) temize cikarmaz. Ayrica onlar icin cok uzucu bir azap da vardir:

- Elbisesini (kibirle) yerlere kadar saliverene,

- Yaptigi iyilikleri insanlarin basina kakana,

- Yalan yemin ederek sattigi esyasina surum saglamaya calisana..."

 

(Muslim, Ebu Davud, Nesai, Ibn-i Mace)

Alış-verişleri Bereketli Kılmak
 

 

"Alici ile satici, (sozlesme imzalayip) birbirinden ayrilmadikca, bir mali alip almamakta tercih haklari vardir. Alici ile satici, alisveriste dogru konusur ve maldaki kusuru acikca soylerlerse, alisverisleri kendilerine bereketli kilinir.

Sayet malin kusurunu gizleyerek yalan soylerlerse, (belki) kar edebilirler, ama alisverislerindeki bereketten yoksun kalirlar.

Yalan yere yemin, (aliciya guven verip) satisi (surumu) artirsa dahi, gercekte kazancin bereketini yok eder."

(Buhari, Muslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

 

Dua ederken...
 

 

"Sizden biriniz:

- Allahim, dilersen beni affeyle, dilersen bana aci, demesin.

Allah´tan istegini kesin dille yapsin. Cunku Allah´i zorlayan hicbir kuvvet yoktur."

(Buhari, Muslim)

 

Insanin dua yaparken tereddutlu ve istemekte cekingen olmasinin bir tek sebebi vardir :   Yaptigi gunahin cok buyuk olduguna inanmasi ve Allah´in onu bagislayacagina umidinin tam olmamasi...

Halbuki isledigi gunah ne kadar buyuk olursa olsun, Allah´in af ve bagislamasini asip tasamaz.   Allah´in rahmet ve affi daha coktur, daha buyuktur, daha genistir.

Allah´in rahmetinden umit kesmenin ise, hicbir hakli nedeni yoktur. Allah´i affetmemeye zorlayacak hicbir guc ve kuvvet yoktur. Insan yeter ki samimi tovbe etsin, gunahtan kesin kararla vazgecsin.

Allah´a inanan bir kisi, Rabbinden hicbir zaman umitsiz olmaz; sadece kendini affa layik hale getirmeye calisir.

 

Allah'tan (celle celaluhu) afiyet isteyiniz
 

 

"Dusmanla karsilasmayi (sakin) arzu etmeyiniz. Allah´tan (bela degil) afiyet isteyiniz.   Dusmanla karsilasmak zorunda kaldiginizda da sabrediniz."

(Buhari, Muslim)

Kulun, sevabi cok diye bela istemesi, sabretmek zorunda kalacagi durumlara istekli olmasi, edebe uygun bir temenni degildir.

Cunku kulun belayi isteyipte verildigi zaman sabredememesi hali, aleyhine bir durumdur. Bu durumda sizlanmaya hicbir mazeret bulamaz.

Uygun olan, Allah´tan hep afiyet istemektir. Beladan Allah´a siginmaktir. Ama bela geldiginde de sabra calismaktir. Bu durumda Allah´tan yardim ve tahammul istemek; hem makul, hem de edebe uygundur.

 

(Kaynak : www.resulullah.org )

Ya Rabbi..!! Senden Gelen Her Ne Varsa AMENNA!!!






Ey ihsanı bol Allah'ım sana hamd ederim.



Ey yegane Rabbim senin önünde eğilirim.



Yücesin,kullarından dilediğine sonsuz nimetler verirsin.



Ey Yaradanım..!




Sana sığındım.



Varlık ve darlık zamanımda,



Eğer sende beni kapından kovarsan



Kime sığınırım!



Senden başka kim şefaatçi olur!



Gizli yakarışımı duyuyorsun.



Beni,senden ümit kesenlere katma.



Aşk ateşimi yandır.



Secdeye kapandım, beni azabından esirge.



Dünyadan sıyrılıp huzuruna geldim.



Mal ve oğulların fayda veremeyeceği,




O büyük günün dehşetinden sana sığınırım!



Günahım büyük!



Ama senin affın ondan daha büyük.



Senin affın sadece iyilere olacaksa;



Kötüler ne yapacak,kime sığınacak?



Allah'ım iyilerden değilim ama



En kötülerden de değilim.



Günahım büyük ama



Senin affın günahlarımdan da büyük.



Günahlarımı düşündükçe gözlerim yaş döküyor!



Sen beni öyle yarattın ki,



Senden başkasına dönemem.



Umudum sensin ama



Endişem de şudur;



Ya beni kapından kovarsan?



Nereye gideyim!



Herkes uykudayken



Senin şu kulun sana yalvarıyor.



Bizi İmandan,



Kur'an 'dan,



İslam'dan,



Ayırma..!



Müslüman olarak canımı al!

AMİN...!

ŞÜKÜR

 

 

Ya Rabbi!

Verdiğin cana şükür, aldığımız nefese şükür,

yanımızda olanlara şükür, kıymetimizi bilenlere şükür, verdiğin

nimetlere şükür, tattığımız güzel şeylere şükür,

yaşadığımız acılara şükür ki daha büyükleri var, verdiğin vereceğin her şeye şükürler olsun Ya Rabbi!..

 

 

Fotoğraf: Bilal Tırnakçı

 

 

Allahım!
Bakışımızı ibret,
Sükûtumuzu hikmet,
Konuşmamızı sanat ve marifete dönüştür, Ya Rabbi!

 

 

 

Allahım!
Beni, benim önüme engel olmaktan,
Beni, benim hayatımın kemirgeni olmaktan,
Beni, bana yalan söylemekten muhafaza eyle, Ya Rabbi!

 

 

 

Ben beni bıraktığım zaman,

Sen beni bırakma Ya Rab!..

 

Yunus Emre

Sadik Bİr MÜ’mİn’İn GÜnlÜk Amel Çİzelgesİ Veya Bunlari Yapiyor Musunuz?



. Uykudan kalktığınızda Allah’ı zikr ediyor musunuz?



2. Sabah namazını camide kılmaya hırs gösteriyor musunuz?



3. Allah’ın size helal rızk vermesi için dua ediyor musunuz?



4. Kabir azabından Allah’a sığınıyor musunuz?



5. Cennete koymasını Allah’tan istiyor musunuz?



6. Beş vakit namazı vaktinde cemaatle eda ediyor musunuz?



7. Revatib sünnetleri eksiksiz yapıyor musunuz?



8. Namazlarınızı huşu ve hudu içinde kılıyor musunuz?



9. Kazancınızda, yeme, içme ve giymenizde Allah’tan korkuyor musunuz?



10. Müslüman olma nimetine yeterli şükr ve hamd yapıyor musunuz?



11. Göz-kulak, kalb ve sair azalarınızın sıhhatinden dolayı Allah’a hamd ediyor musunuz?



12. Duaların kabul olduğu vakitleri gözleyip dua ediyor musunuz?



13. Allah’ın kitabından öğrendiklerinizle amel ediyor musunuz?



14. Nebiler sultanının sünnetlerinden öğrendiklerinizi hayatınıza tatbik ediyor musunuz?



15. Dinimizin teklif ettiği ve hepimizin bilmesi gerekli olan farzları öğrenmede, ilim meclislerine katılmada hırslı davranıyor musunuz?



16. Ferc, göz, kulak ve sair uzuvlarınızı haramdan koruyor musunuz?



17. Nebiler nebisine çok salavat-ı şerife getiriyor musunuz?



18. Hastaları ziyaret ediyor, hal ve hatıralarını soruyor, elinizden gelen yardımı yapıyor musunuz?



19. Allah için müslümanların cenazesine katılıyor, yakınlarını taziye de bulunuyor musunuz?



20. İyiliği emr edip, kötülükten sakındırıyor musunuz?



21. Kardeşlerinize, arkadaşlarınıza Allah için nasihat ediyor musunuz?



22. Kardeşlerinizi nefislerinizden de öte görüp yardım ediyor, ihtiyaçlarını gideriyor musunuz?



23. Ahde vefa, vadinize karşı da sadık davranıyor musunuz?



24. Allah’ı her an ve zaman üzerinizde Rakîb görüp gizli-açık her amelinizde ihlaslı davranıyor musunuz?



25. Zenginlik ve fakirlikte cimrilikten ve israftan kaçıp iktisatlı davranıyor musunuz?



26. Size karşı bütün münasebetlerini kesse bile akrabalarınıza gidip geliyor musunuz?



27. Öfke ve rıza anında adaletli davranabiliyor musunuz?



28. Size zulüm edeni af ediyor, sizi mahrum bırakan ihsanda bulunabiliyor musunuz?



29. Susmanız fikir, konuşmanız zikir, bakışınızda ibret olacak şekilde davranabiliyor musunuz?



30. Allah için sevip, Allah için kızabiliyor musunuz? (Yoksa nefis ve menfaatlar mi devreye giriyor...)



31. Kardeşlerinizle kalblerinizin telifi, muhabbetinizin ziyadesi için hediyeleşebiliyor musunuz?



32. İyi arkadaşları seçip kötü arkadaşlardan uzaklaşabiliyor musunuz?



33. Kalbi öldüren kahkahadan kendinizi alıkoyabiliyor musunuz?



34. Allah ve ahiret korkusuyla daima ağlayabiliyor musunuz?



35. Günahlarınızın affı için, Allah’tan çok af dileyebiliyor musunuz?



36. Kalbinizin iman üzere sabit kadem kılması için Allah’a çok dua ediyor musunuz?



37. Kadın-erkek bütün müminler adına dua dua yalvarabiliyor musunuz?



38. Muhtaç ve fakirlere sadaka veriyor musunuz?



39. Müslüman kardeşine -aslında sadaka olan güler yüzle bakıyor- karşılıyor, öylece muamele ediyor musunuz?



40. Nefsiniz için değil, sadece Allah’ın haraları çiğnendiği için kızabiliyor musunuz?



41. Haset, kin... gibi nefsi ve şeytani hastalıklardan kalbinizi temiz tutabiliyor musunuz?



42. İhlas, tevekkül, merhamet, takva, vera, sabır, hilm gibi ahlakı hamide ile nefislerinizi süslendirebiliyor musunuz?



43. Musibet başınıza geldiğinde imtihanı kalb ile (inna lillahi ve inna ileyhi raciun) diyebiliyor musunuz?

alıntı

kimseden teşekkür bekleme!



Kimseden Teşekkür Bekleme


İnsan vardır ;

İnançlıdır.

Uyumludur.

Barışçıdır.

Elde ettiğinden fazlasını başkası için de ister.





Bunun için,

Hep mutludur.

Huzurludur.

Örnek insandır.

Ölüp gitse de ;

Kalplerde özel yeri vardır.



***



İnsan vardır ;

İnkarcıdır.

Doyumsuzdur.

Takdir edilince hoşlanır,

Fakat takdir etme duygusundan yoksundur.



Nefsinde gurur,

İçinde hep BEN duygusu vardır.

Ve o BEN e mahkumdur.



İşinde ona mahkumdur.

Sözünde ona mahkumdur.

Sosyal ilişkilerinde ona mahkumdur.

Ona göre;

Hep kendi işi, davranışı doğrudur.

Hep kendi sözü doğrudur.

Hep kendi görüşü doğrudur.

Hep kendisi üstündür ..





***

İnsan vardır;

Kendini yaratanı tanısın,

O nu ansın,

O na şükretsin diye yaratıldığı halde..

O başkasını tanımakta,

Başkasını anmakta,

Başkasını saymakta,

Başkasına şükretmektedir!..









Neden mi ?

Çünkü;

İnkar duygusu nefse hoş gelir.

Karşı koyma ve başkaldırma dürtüsü,

Nefsi tatmin eder.

İçteki BEN i kamçılar.





İyiliği unutmayı,

Bir özellik, bir ayrıcalık sayar&

Ulu yaratıcıya karşı bile

Şükretmeyi unutturur!..





***



Şu halde ;

BEN mahkumları arasında,

Kimseden teşekkür bekleme !..

Biri senin iyiliğine karşı kötülük yaparsa...

İyi anıları yakıp yok ederse ...

Tüm iyilikleri unutursa;

Sakın şoka girme !..

Hayrete düşme !...



Unutma ki;

İyilik yaptığın için ;

Düşmanların çoğalabilir.

Seni çekemeyenler olabilir.

Hatta ;

Dışlanabilir,

Unutulabilirsin !..



Yine de gam yeme !..

Çünkü;

Bazen insan nankördür.





***



Bir anayı, bir babayı düşün !..

Evladını yetiştirmiş ...

Yedirmiş, içirmiş, giydirmiş ...

Eğitmiş, öğretmiştir !..

Uyuyuncaya kadar, hep uykusuz kalmış,

Onu doyuruncaya kadar aç kalmış,

Rahat etmesi için yorulmuştur!..



Ne var ki;

Bazen çocuk,

Büyüyüp güçlenince,

Kendi kendine yetince,

İçindeki BEN kabarınca ;

Anasını, babasını dışlamış,



Dahası ;

Ağır sözler söylemeye,

Zulmetmeye,

Onlara el kaldırmaya başlamış !..



Fakat ne gam !..

Sütü bozuk,

Kişiliksiz kimseler

İyilikleri unutsa da,

Hiçbir şeyi unutmayan birine,

Yüce yaratıcıya güvenmek gerek !..



Öyle ise ;

Kimseden teşekkür bekleme !..





* * *



Hiçbir şey,

İyilik yapmana engel olmamalı ...

Başkasını düşünmekten,

Hakkı söylemekten,

Seni alıkoymamalı ...

Ümitsizliğe düşmeye,

Neden olmamalı ...



Yapacaksan ;

İyiliği teşekkür için değil.

ALLAH için yap !..

Ve her zaman

Kazançlı sen ol !..



Unutma !..

Kindarın kini sana zarar veremez !..

Ve sen,

İyilik yapabildiğin için şükret !..



Şükret ki ;

Sen iyisin, o kötü !..



Şükret ki;

Sen doğru yoldasın, o yanlış yolda ...



Şükret ki;

Sen mutlusun, o mutsuz !..



***

Kimseden Teşekkür Bekleme !..

Birine hediye ettiğin kalemle o,

Seni hicvedebilir, yerebilir,

Dayanması için verdiğin bastonla,

Senin başını yarabilir.

Öpmek için aldığı elini,

Hatta ısırabilir ...

Zîra

Aşağılık yaratık,

Kendini yaratana karşı,

Büyütene karşı,

Eğitene karşı..

Bu denli nankör olursa ;

Diğer varlıklara karşı,

Onun daha iyi olması beklenemez !..



Öyle ise ;

Yaptıkların için,

Yapacakların için,

Kimseden teşekkür bekleme !..



Ve bil ki ;

Her şeyi iyi bilen,

Her şeyi iyi değerlendiren,

Çok güçlü,

Çok yüce..

Bir yüce yaratıcı vardır !...

O, sana ve herkese yeter !.

July 18

Vicdanında, hatalarına kusurlarına tiksinti duyanlara... Tövbe ve istiğfar ilacını günahlarına sürenlere SELAM OLSUN!

Nerede Of Of diyeceğini bile bilemeyişime OF...

 

Elimdeki bunca verilenlere şükür edemeyişime OF...

 

Geçmiş zamanımı ibadet yağmurlarıyla sulamayıp,

 

bir çöl gibi bırakmanın pişmanlığını duyamayışıma OF...

 

Günahların ızdırabını içimde duyamayışıma OF...

 

Çeşme gibi çeşmimden(göz) yaşlar akıtmam gerekti.

 

Kutlu Nebinin(s.a.s) “Ürpermeyen kalpten sana sığınırım” dediği gibi ben de günahlarımı her daim hatırlamalı ve bundan dolayı ürpermeli, bu halin olmayışından da ona sığınmalıydım.

 

 

Ben kendimce “Pişmanlık Dilekçesi” ile başvurulan resmi kurumlardaki dilekçe gibi bir “Tövbe Dilekçesi” vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Dünyada pişmanlık dilekçesi vermeyen ya eğitimden okuldan mahrum, ya da hapishanelerde kalıp çıkarılan yasadan yararlanamayacaktı. En fazla 60 – 70 senelik dünya hayatının keyif ve lezzeti eksik olacaktı. Peki, tövbe dilekçesi vermezsek ne olurdu? Allah muhafaza ebedi hayatımızı berbat edebilirdik.

Evet sizi bilemem ama; İşlemiş olduğum günahlardan dolayı, Bende bir kaçkınım, ben de bir asiyim, ben de sahibime başkaldırmışım, “Yok mu bana bir pişmanlık yasası, yok mu bana da bir af?” deyip durmam gerekmez miydi? Nefsimin, arzularımın tutsağıydım. Ben de özgür olmak istiyordum. Bir kuş gibi, tövbe ve istiğfar kanatlarıyla özgürlük semasına “Rıza” semasına uçabilmeliydim. Olabilirdi. Evet, İstesem yapabilirdim.

Bazen “Sonunda falanca kişi de, Pişmanlık yasasından yararlandı” haberleri duyuyordum. Peki, ümit edilmeyen kişiler bile pişmanlık yasalarından yararlanabilirken, ben niye pişmanlık kanunundan(tövbe) yararlanmayayım? Evet, mahşerde o büyük diriliş gününde, belki benim içinde “Sonunda Turan’da pişmanlık yasasından yararlandı” denilseydi, ne olurdu? Ahh…Ne olurdu…


Pişmanlık yasalarından faydalananlar, itiraflar yaparlardı ve itiraflarına görede cezaları değişirdi. Bende onun huzurunda ellerimi açıp, kusurlarımı görüp onun “Settar” ismine sığınmalıydım. İtiraf edene merhamet ediliyordu. Banada “Erhamürrahimin” merhamet edecekti ve edeceğini müjdelemişti de.

"Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır. Onlar yaptıklarında bile bile direnmezler" (Âl-i İmrân,135)

 



Bu gibi müjdeler her an için geçerliydi, her yerde de yapılabilirdi. Evet her şeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Kutlu Nebi (s.a.s) "Yüce Allah kulunun tövbesini, ölüm anında boğazında hırıltı başlamadıkça, kabul eder" diyordu. Demek elimi çabuk tutmalıydım. Her an ecel aslanı pençesini indirebilirdi. Ben tövbemi, pişmanlığımı her yerde de yapabilirdim, çünkü O “her yerde hazır ve nazırdı”. Aracısızda yapabilirdim, çünkü O “her şeyi işitendi”…

Onun affı rahmeti yağmur gibiydi. Her yere yağardı, ama kayaların yağmurdan hissesiz kalması gibi, katı yürekli pişmanlık ateşiyle gönlünü eritmeyenler, bundan nasipsiz kalacaktı.

Bülbül her yere konar mıydı? Ancak pişmanlık ateşiyle günah kirlerinin yandığı, temiz bir gönül bahçesinde af bülbülü işitilebilirdi.

Nerede Of Of diyeceğini bile bilemeyişime OF.

Elimdeki bunca verilenlere şükür edemeyişime OF.

Geçmiş zamanımı ibadet yağmurlarıyla sulamayıp, bir çöl gibi bırakmanın pişmanlığını duyamayışıma OF.

Günahların ızdırabını içimde duyamayışıma OF.

Çeşme gibi çeşmimden(göz) yaşlar akıtmam gerekti. Kutlu Nebinin(s.a.s) “Ürpermeyen kalpten sana sığınırım” dediği gibi, ben de günahlarımı her daim hatırlamalı ve bundan dolayı ürpermeli, bu halin olmayışından da ona sığınmalıydım.

Kim bilir? Belkide, gözyaşlarıyla geçirilen bir gün veya pişmanlık sancılarıyla iki büklüm olup eda edilen bir namazın ardından gelecekti af kararı.

İşte, gerçekte hakiki beraat gecesi, hakiki bayram ona denilecekti.

Hz. Ali’nin “Bugün amel var, hesap yok. Yarın da hesap var, amel yok.” Sözünü hatırlayıp kalemim elimden alınmadan, imtihan bitti zili “ecel” çalmadan gözyaşlarımla, dilimdeki tövbe, gönlümdeki sancı, vicdanımdaki ürpertiler ile amel yapıp hayat sahifemi süslemeliydim…

 



Gidenler hesap, bugün ve yarınlar ise fırsattı.

Şartlarına uyarak yaptığımız bir işten nasıl netice bekliyorsak, tövbenin şartlarına uyduğumuzda da Allah’ın rahmetini ummalıyız.

Kutlu nebinin “Pişmanlık Tövbedir” sözü gereği tövbe üzerinde biraz duralım.

Tövbe; pişmanlığın mırıltılarıdır, geçmişte yapılan kusurlara pişmanlık ve şimdiki varsa yanlış hal ve vaziyetin terk edilip, gelecekte istikametli bir yürüyüş sergileme kararlılığıdır. Tövbede en can alıcı nokta “Sağılmış olan sütün hayvanın memesine dönmesi nasıl mümkün değilse, öylece o günaha bir daha dönmemek anlamında” ki kararlı bir tövbe olmasıdır. Ki buna da “Nasuh Tövbe” denir.

Günahlara hayat hakkı vermemek lazım. “İnsan hayatında ömrü en az, en kısa olması gereken şey hata ve günahlar olmalıdır”. Günahkâr zehirlenmiş bir insan gibidir, zehirlenen kişi için vakit geçirmek nasıl tehlikeli ise günah işleyeninde tövbede gecikmesi o derece risklidir.

Tövbe; kendini yenilemek, bir iç onarım, günah çukuruna girmiş kişinin hoplayıp çıkması, nefsanî arzulara dur deyip erkekçe duruşun adıdır. İradenin günahlara geçit vermemesidir. Benliğin, nefsin arzularıyla düellosu da diyebiliriz.

Efendimiz buyururlar ki “Herkes hata işler, hata işleyenlerin en hayırlıları da tövbe edenlerdir.” Zamanın dehşetinden dolayı günah zemininden uzak durmak en selametli yoldur. Yoksa yarın mahşerin dehşeti içinde duyacağımız pişmanlığın hiç mi hiç faydası olmayacaktır. Nitekim mahşer gününün o büyük diriliş gününün bir ismi de “Pişmanlık Günü” dür.

Vicdanında, hatalarına kusurlarına tiksinti duyanlara
Tövbe ve istiğfar ilacını günahlarına sürenlere SELAM OLSUN.

July 10

Şehid olan kişi tekrar dirilip cennete gideceği zaman aldığı mükafatın büyüklüğünü gördüğü için tekrar dirilmeyi ister


 

"Cennete giren hiç bir kimse, dünya üzerindeki her şey kendisine verilse bile, dünyaya dönmek istemez. Ancak şehid müstesnadır. O, göreceği ikramdan dolayı tekrar dünyaya dönüp on defa daha öldürülmeyi (şehid olmayı) temenni eder"

(Buhârî, Cihâd 6; Müslim, İmâre,108,109; Neseî, Cihâd 33).

 

Tüm şehitlerimize Allah'tan Rahmet, Yakınlarına Sabr-ı Cemil duası ile...

 

 

Şehitlik Mertebesi

 

Şehidlik, İslâm'da en büyük mertebedir. Şehidlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Âhirette en büyük rütbenin Peygamberlikten sonra şehidlik olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki, şehidlerin üzerlerinde bulunan kul hakkından başka bütün günah ve kusurları Allah tarafından afvedilmektedir. Âyet-i Kerîme'de şehidlerle ilgili şöyle buyurulur: "Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar Rableri katında diridirler ve Cennet meyvelerinden rızıklandırılırlar. Onlar Allah'ın kendilerine verdiği ihsandan (şehidlik rütbesinden) dolayı neş'eli haldedirler." (Âl-i İmrân, 169-170).

"Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyiniz. Belki onlar diridirler. Fakat siz anlamazsınız." (el-Bakare, 154). Hadîs-i şerîflerde ise şöyle buyurulur: "Cennete giren hiçbir kimse, dünyadaki her şey'in kendisinin olması karşılığında dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehid olan, kavuştuğu şehidlik rütbe ve nimetlerinden dolayı dünyaya dönüp 10 kere daha öldürülmeyi temenni eder..."

Böyle büyük ve ulvî makam ve yüce rütbeye her müslüman kavuşmayı cân ü gönülden arzu eder, bütün varlığıyla Allah'tan temenni ve niyazda bulunur. Hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur: "Şehâdete nailiyeti Allah Teâlâ'dan sıdk ile isteyen kimseyi, Allah şehidler mertebesine ulaştırır. Velev ki döşeğinde vefat etsin." Allah'ın rahmetinin genişliği ne kadar büyük...


Şehitlerin Şefaat Hakkı vardır..

"Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) 70 kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî).
"Kıyâmet gününde 3 sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler..." (Tâc)

 

 

Şehitler öldüklerini bilmemektedirler.

Şehitler kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Peygamberimiz, �Şehit ölüm acısını hissetmez.� buyurur.

 



Kur�an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir.

Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır. İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır. Kuranı Kerim de bu husus bildirilmiştir.

 

Şu kimseler de şehid-i uhrevî(âhiret şehîdi) dir:
* Suda boğulanlar.
* Ateşte yananlar.
* Enkaz altında kalanlar.
* Veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler.
* Sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler.
* İlim yolunda ölenler.
* Ciğer hastalıklarından ölenler.
* Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar.
* Baş ağrısından ölenler.
* Karın ağrısından ölenler.
* Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler.
* Cuma gecesi ölenler.
* Gurbet ilde vefat edenler.
* Akrep, yılan sokması gibi sebeblerle vefat edenler..

Değil miydi ki şehitler ölmezlerdi, Rab katında diriydiler..! Baban Gelirse, Beni Çağır Oğul..!


Kızılca kıyametin koptuğu günlerdi.

Adına “Çanakkale” denen destanı yazacak koç yiğitler, dilde Allahü Ekber, niyetlerde zafer ile düşmüşlerdi cephe yollarına. Vatan ki, emanetti anadan babadan; vatan ki korunmalıydı hain düşmandan.


Düşmana ‘illallah’ dedirtecek er oğlu erlerden biriydi Ali. Anasının en büyük arzusu oğlunun hâfızlığını görebilmekti. Ali, gayretlerinin semeresini almış, hâfız olmuştu; anasının yüreciği sevinçle dolmuştu. Ağzı dualı Ali’nin anası; ‘Bir de oğlumun mürüvvetini görsem!’ diye geçirdi içinden. Âh bir görebilsem! Köyün, güzel olduğu kadar terbiyeli, hanım hanımcık kızı Adeviye’yi Ali’ye istediler. Adı gibi iyilikseverdi Adeviye. Çok geçmeden düşman ateşinin gölgesinde sâde bir düğünle evlendiler. Adeviye, Ali’yi kendi elleriyle hazırladı cepheye. ‘Git Ali’m!’ dedi Adeviye.

Vatan için, doğacak evlâdımız için git, dedi. Gitmek lâzımdı. Neylersin ki evde oturma zamanı değildi. Vazife kurşun kadar ağırdı. Vatan söz konusu olunca geçilirdi serden. Ali, acısını içinin en girift yerine gömüp “Yine geleceğim.”dedi. Silâhıyla, silâh yoksa süngüsüyle, o da yoksa bedeniyle siper olacaktı ya düşman ateşine. Düşmanı savacak ve dönecekti evine.
Ali gitmişti bir kış soğuğunda. Cepheden şehitlerin haberi tez ulaşıyordu köye. ‘Ali’mden bir haber var mı?’ diyordu Adeviye kalbi yerinden fırlarcasına. Bir haber yoktu Ali’den. Sağ mıydı, yaralı mıydı, adı sanı bilinmez bir yerde şehitlerin arasına mı karışmıştı, bilen yoktu. Adeviye günlerce, mevsimlerce bekledi, bekledi. Giden gelmiyordu, acep nedendi?

 

 


Günler yokluk, kıtlık ve sıkıntıyla geçiyordu. Asker Ali’den iyi veya kötü, bir haber gelmiyordu. Adeviye’nin tesellisi minik yavrusu Cevdet’i olmuştu. Çalan her kapı, duyulan her ayak sesi, Adeviye’nin yüreğini hoplatıyordu. Ya gelen Ali ise! Rüyalarında her dâim Ali’yi görüyor, asker kıyafetiyle karşısında mütebessim çehreyle duran Ali’nin yaralarını pansuman ediyordu. Rüyalara sık sık gelen Ali, kendi evine gelmiyordu bir türlü. Babasının bir fotoğrafını görmeden büyüyen Cevdet, yürümeye başlamıştı. Cevdet, Çanakkale’yi anlatan ninnilerle büyümüş; masal yerine, destanlar dinlemişti anasından.
Ülke düşmandan temizleneli yıllar olmuştu. Ali’nin âkıbetinden haber yoktu. Kolunu, bacağını, bedeninden bir parçasını Çanakkale’de bırakan erler de dönmüştü köylerine. Köylü; ‘Kocan şehit olmuştur, bekleme artık Ali’yi.’ diyemedi.
Yaslı anacığına acısını unutturmaya çalışan Cevdet büyümüş, iş güç sahibi olmuştu. Adeviye ne vakit bir yere gidecek olsa, ‘Baban gelirse, çağır beni oğul!’ derdi. Komşulara gitse, mevlide, akrabalara gitse, hep aynı sözü söylüyordu oğluna: ‘Baban gelirse, çağır beni oğul!’
Günler yerinde durmadı. Zaman çark misali döndü. Alınlarda çizgiler derinleşti, saçlara beyazlıklar aktı. Adeviye, Ali’nin geleceği ümidiyle yaşadı durdu. Her sözünün sonunda Cevdet’e, ‘Baban gelirse…’ diyordu. Adeviye, güçten takatten kesilmişti. Geri dönülmez hastalığın pençesine düşmüştü. İyice ağırlaşmıştı artık. Son demlerinde oğlu Cevdet’i yanına çağırdı, yavaşça: ‘Oğlum!’ dedi. “Bana iyi baktınız. Hakkınızı helâl edin. Baban bir gün gelirse ona; ‘Annem seni hep bekledi.’ de.” Cevdet’in ve oradakilerin gözlerinden sicim sicim yaşlar boşalırken Adeviye beklenmedik bir şekilde irkilerek doğruldu, kapıya doğru gülümseyerek “Hoş geldin Ali, hoş geldin!”diyerek ruhunu teslim etti.


Değil miydi ki şehitler ölmezlerdi, Rab katında diriydiler.
* Bu hikâyedeki hâdise ve şahıslar tamamen gerçektir.

Sızıntı

Hastalık Bir İmtihandır...

Hayatımızın her ânı değişik imtihanlarla dolu. Bu imtihanlar sabır ve azimle başarıldığı takdirde bizi olgunlaştırıyor ve niyetimize göre Rabb’imize yaklaştırıyor.

 

Her insanın hayatının değişik karelerinde yaşadığı ve insana sağlığın ne kadar büyük bir nimet olduğunu öğreten bir imtihanımız var: Hastalık.

Hastalık bir imtihandır. Hastalığın hikmetini bilen ve ona göre hareket edebilen insanlar, bu imtihanı başarıyla vermiş olurlar. Hepimiz mutlaka hasta olmuşuzdur.

 

Hastalıklardan kaçıp kurtulmak mümkün olmadığına göre, imanlı bir insanın hastalıklar karşısında nasıl davranması gerektiğiyle ilgili Risale-i Nur Külliyâtı Hastalar Risalesi’nde çok güzel nükteler vermektedir:

 



1. Hastalık ibadet vesilesidir İmanlı bir gözle bakıldığında hastalık bir çeşit ibadet vasfını kazanır. Namaz ve oruç gibi hastalık da ibadettir. Hastalık, sabredip şükreden hastalar için her bir ömür dakikasına, bir saat ibadet değeri kazandırır.

 

2. Şafi ismi hastalığı gerektirir Mülk Allah’ındır. Allah, mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. İnsan, Allah’ın güzel isimlerinin nakışlarını göstermek için bir model olarak yaratılmıştır. Bu sebeple çeşitli haller içinde değişiklikler yaşar insan. Mesela Allah’ın Rezzak ismi açlığı gerektirirken, Şafi ismi de hastalığın varlığını ister ta ki şifa versin.

3. Hastalıklar insanın yüzünü ebedi dünyaya çevirir. Bu dünya asıl hayat olan ebedi hayatı kazanmak için kurulmuştur. Devamlı sıhhatte olan bir insan, bunu unutup gaflete düşebilir. Halbuki hastalıklar onun yüzünü ebedi hayata çevirip orası için çalışmaya teşvik eder. Bu bakımdan, hastalıklar Allah’ın insana birer ihsanıdır. Dünyanın fani yüzüne olan sevgiyi kırıp ahireti sevdirirler.

4. Hastalıklar insanı şükre sevk eder. Her şey zıddıyla bilindiği için hastalıklar da sıhhatin değerini hatırlatıp insanı mazhar olduğu sağlık nimeti için şükre sevk ederler.



 

5. Ölümü hatırlatır. Ölüm gizli olduğu ve her zaman gelebileceği için hastalıklar insana ölümü unutturmayıp hatırlattığından, onlara üzülmek değil aksine memnun olmak gerekir.

 

6. Sosyal yardımlaşmayı artırır. Hastalık sosyal hayatı ayakta tutan hürmet, merhamet gibi duyguları daha da canlandırır. Hastalığın ızdırabını yaşayan bir insan diğer hasta ve zayıfları kendisine nispet ederek onların yardımına daha bir canla başla koşar.

7. Endişe hastalığı artırır. Hastalığının hafiflemesini isteyen kişi endişe etmemeye çalışmalı. Yani hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşünüp endişelenmemeli ve bu şekilde hastalığını yenme adına manevi olarak da kendisini güçlendirmelidir.

 

İsrafın Boyutları

HER İŞİN ve her olayın uç noktaları zarar doludur. Fayda ise her çeşit aşırılıktan uzak olan orta çizgidedir.

“Onlar harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan Suresi, 67)

Bu ayetin tefsirinde, yapılan masrafların “ya bir zaruret, ya bir ihtiyaç veya bir hüsün” için yapıldığı ifade edilerek bunlar dışında kalan harcamaların israf olduğu kaydedilir. Hüsün, güzellik demektir. Güzel şeyler yemek, güzel elbiseler giymek “israf” değildir. Ancak, karşımızda veya yakınımızda zarurî ihtiyaçlarını karşılamaya güç yetiremeyenler varken onlara yardımcı olmak yerine kendi lüksümüzü artırmaya çalışmamız da israfa girmektedir.

Elmalılı tefsirinde bu konuda şu kayıt konulur:

“İbadullahın ihtiyacı karşısında fazla tenaum da (nimetlenmek, yiyip içmek) hüsün değil israf hududuna girer.”

Nur Külliyatında da bu konuda şu değerlendirme yapılır:

“Bu zamanda tereffühte izn-i şer’i bizi muhtar bırakmaz.” (Sözler-Lemaat)

Terefflüh, refah içinde yaşamak, günümüz tabiriyle lüks bir hayat sürmektir.

Allah Resulü (asm.) “Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir. (İslam’ın istediği ideal Müslüman değildir.) hadis-i şerifleriyle bu gerçeği en güzel şekliyle ortaya koymuştur.

Elbetteki bu yazılanlar konunun “azimet” boyutudur, yani ideal boyutu, mükemmellik boyutudur. “Ruhsat” (izin, genişlik, kolaylık) boyutunda ise zekâtını veren kişi fakire ödemesi farz olan hakkı yerine getirmiş ve sorumluluktan kurtulmuş olur. Ancak, insan, nafile ibadetlerden olan “sadaka” konusunda biraz cömert olmalıdır. Bu cömertlik ve bu yardımseverlik, yardımına koştuğu kişilerden çok ona fayda sağlayacaktır. “Kulum bana en fazla farzlarla, ondan sonra nafilelerle yaklaşır. …” mealindeki kutsî hadis, bu noktada rehberimiz olmalıdır.

Furkan Suresinden naklettiğimiz ayette geçen “orta yol,”aşırılıklardan uzak olan “istikamet” yoludur.

Orta yola ters düşen iki zıt kutup vardır. Bunlardan birine “ifrat” diğerine ise “tefrit” denilir. İfrat, ileriye uzanan yahut yukarılara doğru çıkan bir aşırılık, tefrit ise gerilere giden yahut aşağılara düşen bir aşırılıktır.

Bu konuda sayılamayacak kadar çok örnek vardır. Hastanelerde tedavi için istenen tahlillerde bu iki kutup açıkça belirtilir; “şu değerin altına düşülmeyecek, şundan da yukarı çıkılmayacak,” diye.

Ayetlerden bir örnek:

“…Yiyiniz. İçiniz. Fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf Suresi, 31)

Bu ayet-i kerimenin ilk kısmında kişi tefritten men ediliyor. Yani, “Hiç yemeyerek, yahut gerekenin çok altında gıda alarak hayatınızı tehlikeye atmayın,” talimatı veriliyor. Çünkü bu vücut kendi malımız değil, bize emanettir. Bu emaneti korumakla görevliyiz, ona hıyanet edemeyiz. O güzelim organlarınızı görev yapamayacak derecede takatten düşüremeyiz; gerekli vitamin ve kaloriyi mutlaka almamız gerekiyor.

Ayetin sonunda ise kişi, ifrattan men ediliyor. İsraf ederek aşırı derecede yer ve içerseniz yine bedeninize zarar vermiş olursunuz. Bir çok hastalıkların dengesiz beslenmeden kaynaklandığı tıbbî bir gerçektir. Bu dengesizliğin ikinci kanadı olan “israf etmek,” gereğinden çok daha fazla beslenmek, aşırı derecede kilo almak her şeyden önce kendi bedeninize büyük bir zarardır.

Öte yandan, israf eden kişi, iktisatla artıracağı imkânlarını muhtaçlara yönlendirmek, onlara da yiyecek ve içecek sağlamak, barınacakları bir yuva kurmak gibi insanî değerlerden de büyük ölçüde sapma gösterir. Yine israfa giren insan, günün birinde elindeki imkânları kaybederse, yokluğa ve yoksulluğa alışık olmayan bedeni ve ruhu, çok kısa zamanda büyük bir çöküntüye uğrar.

İnsanın yeme ve içmesine dikkat etmesi ve aşırılıklardan uzak kalarak orta yolu takip etmesi onun sıhhati için önemli bir esastır. Ancak bunu yaparken şunu da unutmaması gerekiyor

Sıhhatli yaşamak gaye midir, yoksa vasıta mı? Sıhhatli olunca insanlık görevimizi yerine getirmiş oluyor muyuz? Bu sıhhatli bedenle bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu?

İşte bu çok önemli nokta çoğu zaman dikkatten kaçıyor, yahut nefsin isteklerine uyularak bu sorudan uzak duruluyor.

Yeme, içme, servet kazanma, makam sahibi olma insanlığın gerçek gayesi olamaz. İnsanı insan yapan değerler manzumesine kim sahipse o kişi üstün insandır, kâmil insandır, gerçek insandır.

Sıhhatini, malını, makamını güzelce koruduğu halde kendini korumayan nice insanlar görüyoruz. Bunlar kendilerini israf etmekte, hayatlarını israf etmekte, ömürlerini israf etmekte, konuşmalarını, dinlemelerini, düşünmelerini israf etmekte ve bütün bu kıymetli sermayeleri boşa harcamaktadırlar.

Nice emekler vererek elde ettiği mahsulünü, harman yapıp, tanelerini samanlardan ayırıp daha sonra taneleri sele, samanları yele veren nice fertler toplum hayatımızı adeta istila etmiş gibi.

Malına, sermayesine çok dikkat ettiği, onları hassasiyetle koruduğu ve artırmaya, büyütmeye çalıştığı halde kendini değerlendirmeyi hiç düşünmeyen bir ticaret erbabı, yahut, derslerine çok dikkat ettiği halde kendine dikkat etmeyen, fizikten tam puan alırken ahlâktan sıfırın çok altına düşen bir öğrenci bunlara sadece iki örnek.

Bu örneklere daha başkalarını ilave ettiğinizde, karşımıza şu korkunç tablo çıkacaktır:

“Kendilerini israf edenler ordusu.”

Allah kelamında, “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz,” ayeti gibi birtakım ayetler, insanı maddî israftan men ederken yine birçok ayet-i kerimeler de kişiyi mana israfından uzak tutmaktadır.

Atını aşırı derecede besleyip kendisi açlıktan kıvranan, yahut evini en güzel, en değerli eşya ile donattığı halde, kendisi pejmürde bir kıyafetle dolaşan, bir telini çeksen kırk yaması dökülen bir kişi çok büyük bir aldanma içindedir!

“Nefis insanın bineği, beden ruhun hanesidir,” derler. Bu gerçekten gaflet edilirse son model bineklerde son derece müflislerin, en mükemmel köşklerde en fakir kişilerin boy gösterdiği acube bir toplum yapısı çıkar ortaya.

Bu perişanlığa düşmemenin tek yolu, sadece malımızı değil kendimizi de israftan uzak tutmamızdır.

Mana israfını yasaklayan bir İlahî Ferman:

“De ki, ey nefisleri aleyhine israf etmiş (haddi aşan) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 53)

Ayette geçen nefis kelimesi “zat” anlamındadır. Yani, beden ve ruhu birlikte içine alır. Nitekim, “Muhakkak ki, Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığı olarak satın aldı” (Tövbe, 111) mealindeki ayette de nefis bu manâda kullanılmıştır.

Kendini Allah’a satan insan, gözüyle harama bakamaz, çünkü gözünü satmıştır, artık o gözde dilediği gibi tasarruf edemez.

Dilini Allah’a satan kişi, artık o dil ile yalan söyleyemez.

Aklını Allah’a satan kişi, o aklı yanlış yolda kullanamaz, onunla insanları aldatamaz, haram kazanç yolları arayamaz.

Kalbini Allah’a satan kişi de o kalbe bâtıl inançlar yerleştiremez, putlara tapamaz. Artık onun sevgisi de korkusu da Allah içindir.

İşte böylece hem organlarını hem de ruhî melekelerini Allah’a satan kimseye bunun karşılığı olarak “cennet” ihsan edileceği ayette haber veriliyor.

O halde, bu ticareti yapmayıp cennetini kaybeden insan “kendini israf etmiş” demektir.

Zümer Suresinden naklettiğimiz ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, kendilerini israf yolunda zayi eden kullarına hitaben “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin,” buyurur. Bu ayeti tefsir eden alimlerimiz, burada kulların ümitsizliğe düşmeyip tövbeye yönelmelerinin istendiğini kaydederek şu açıklamayı yaparlar:

Bu ayette, yıllarca putlara tapıp, zulümler işleyip, ahlâksızlığın her çeşidiyle kirlenen, bunlarla da kalmayıp kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar merhametten uzaklaşan insanlara, “Bütün bu yaptıklarınıza rağmen yine de ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, tövbe ederek İslam’a dönün,’ ” mesajı verilmektedir. Nitekim ayetin sonunda “Şüphesiz Allah bütün günahlarınızı bağışlar,” buyrulur.

Müşriklere böylece ümit ışığı yakan ve onları İslam’a davet eden bu ayet, günahkâr müminler için de yine en büyük bir ümit kapısıdır.

İsraf konusuna, Allah Resulünün (asm.) dikkat çektiği iki büyük israfı kaydederek son verelim:

“İki büyük nimet zarara uğratılmaktadır: Sıhhat ve boş zaman.” Hadis-i ŞerifProf. Dr. Alaaddin Başar

Bu ayetin sırlı manası hayatımızda çok fark yaratır



Bu dünya hayatında huzur isteyen insanlar, en ziyade muhtaç oldukları öğütlerden birini bu âyette bulacaklardır. Özellikle zamanımız insanının, bu öğütü hergün...


Ümit Şimşek'in Yazısı...

 

Onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için nasip ettiğimiz

dünya hayatının gösterişine gözünü dikme.

Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.

Tâhâ Sûresi, 20:131

Bu dünya hayatında huzur isteyen insanlar, en ziyade muhtaç oldukları öğütlerden birini bu âyette bulacaklardır. Özellikle zamanımız insanının, bu öğütü hergün tekrar tekrar hatırlamasında yarar bulunduğunu söylemek herhalde mübalâğa olmaz.

“Özellikle zamanımız insanı” diyoruz. Zira modern hayatın işleyişi, tamamen bu âyete ters düşecek şekilde programlanmıştır. Bu hayatı yaşayan insanlar, “Gözünü sadece dünya hayatının gösterişine dik” şeklindeki telkinlere hergün tekrar tekrar maruz kalmaktadır.

İsterseniz, sıradan bir günün sıradan bir saatinde sizi dünyanın gösterişine çağıran telkinlerin sayısını bir hesaplamaya çalışın. Belki de bu çok sağlıklı bir hesaplama olmayacaktır; çünkü o tür telkinler öylesine yaygınlaşmış ve hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ki, onları bu hayatın içinden bulup çıkarmak, neredeyse çayın içinden şekeri ayırmak kadar imkânsızlaşmıştır.

Meselâ, tutkun olduğunuz bir dizinin mekânları, sizin hiçbir zaman sahip olamayacağınız mekânlardır. Oralarda, sizin hiçbir zaman erişemeyeceğiniz imkânlara sahip olan insanlar yaşar. Siz bir yandan ipe sapa gelmez maceraların peşine takılmış diziyi izliyorken, bir yandan da, önünüze hedef olarak konmuş bir hayat modelini yavaş yavaş benliğinize sindirirsiniz.

Medyanın putlaştırdığı ve özel hayatının en saçma ayrıntıları hakkında kamuoyunu sürekli olarak bilgilendirmeyi görev edindiği starların yaşam düzeyleri de herkesin iştahını kabartan hedefler olarak ortadadır. İnsanlar onların nerede yaşadıklarını, nerelerde dolaştıklarını, ne yiyip ne giydiklerini tatmin olmaz bir merakla izledikçe, “Nerede bizde o talih!” diye iç geçirirler. Oysa onlara o imkânları sağlayan kendilerinden başkası değildir. Onların yaptıkları programları izlemek, onların sundukları ürünlere müşteri olmak gibi otomatik davranışlarıyla onlara dünyanın parasını kazandırırlar; sonra da başkalarına kazandırdıkları şey karşısında parmak ısırırlar.

Bu arada dikkatlerden kaçan iki önemli nokta vardır.

Birincisi: Dünya hayatının göz dikecek gösterişleri hiçbir zaman tükenmez. İnsan bu kısacık ömür içinde dünyanın hangi lüksüne erişecek olsa, önünde daima imrenilecek hedefler bulur.

İkincisi: Yaşanan sayısız deneyimler göstermiştir ki, bu hayatın huzur ve mutluluğu böyle şeylerle ele geçmez. Çünkü insan hangi hayat seviyesine erişecek olsa, gözü daima daha yukarılardadır. Gözünü başkasının elindeki imkânlara dikmiş bir kimsenin ise tatmin, huzur, sükûn, mutluluk gibi kavramlarla arasındaki mesafe asla küçülmez.

İşte, âyet, dünyanın süsüyle başı dönmüş modern insana, hasret kaldığı huzurun reçetesini bir cümle ile sunuyor:

“Dünyanın gösterişine gözünü dikme!”

Çünkü bu onlara bir ödül olarak değil, imtihan için verilmiştir. Belki de o imrenilecek imkânlar, sahipleri için bir pişmanlık sebebi olacaktır.

Bu âyetten, din ehlinin alması gereken pay, dünya ehlinin payından hiç de az değildir. Zira, dine hizmet ediyorum zannıyla dünyaya hizmet edildiğini gösteren nice örnekler vardır. Dünya hayatının sevgisi her taraftan maruz kaldığımız telkinler yüzünden iliklerimize öylesine işlemiştir ki, dünyanın gösterişi olmadan dine hizmet edilemeyeceği, yahut içinde dünyanın gösterişi olmayan bir hizmetin Allah katında da bir değerinin bulunmayacağı sanılmaktadır. Oysa Allah rızasının dünya gösterişiyle kazanılmayacağını herkesten iyi bilmesi gerekenler, dindar ve hizmet ehli olanlardır. Onun için, bu âyetin öğütünü hergün tekrar tekrar hatırlamaya, herkesten ziyade onların ihtiyacı vardır.

Hangi açıdan bakılacak olursa olsun, bu âyetin içerdiği öğütte, bir mutluluk formülü bulunacaktır.

Bu formülün uygulandığı yerde insanlar, erişemedikleri şeyin kıskançlığını değil, eriştikleri şeyin mutluluğunu yaşarlar.

Orada insanlar birbirlerinin elindekine göz dikmez, birbirlerine karşı haset ve düşmanlık beslemezler.

Ve orada insanlar, bir kısa dünya hayatından ibaret sermayelerini, ele geçmeyen şeyler için dövünerek tüketmek yerine, Rablerinin daha hayırlı ve daha sürekli olan ödülüne hak kazanmak için en verimli bir şekilde kullanma imkânını bulurlar.

 

"Allah" kelimesinin kökenini biliyor musunuz ???



“Kafama takılan birtakım sorular var, izninizle onları sizinle paylaşayım, 1. Allah kelimesinin kökeni nedir? Hz. Adem dünyaya ilk indirildiği sırada ağzından çıkan ilk söz...




Allah kelimesinin kökeni nedir?

Mehmet PAKSU yazdı...

“Kafama takılan birtakım sorular var, izninizle onları sizinle paylaşayım, 1. Allah kelimesinin kökeni nedir? Hz. Adem dünyaya ilk indirildiği sırada ağzından çıkan ilk söz ve’l-hamdü lillâhi Rabi’l-âlemîn olmuştur. O sıralarda da “Allah” ismiyle mi hitap ediliyordu Yüce Yaratıcıya?

Eğer öyle ise, şimdi neden ehl-i kitap sahipleri Allah demiyor? Hristiyanlar, Museviler neden Allah diye hitap etmiyor? Ayrıca birçok rivayette diğer bütün peygamberlerin Allah sözünü kullandığı görülür.” (Taha İpek.) “Allah” lafzı özel isimdir, sadece Allah için söylenir ve Allah’a aittir. Kutsal olarak inanılan ve tapınılan hiçbir puta ve batıl mabuda bu isim verilmez, verilmemiştir.

Mesela, Tanrı, Huda, Rab, İlah birer cins isimdir, bunların Tanrılar, hudayan, erbab ve âlihe gibi çoğulları olur ama “Allah” lafzı için “Allahlar” gibi bir şey söylenmez ve söylenmemiştir. Elmalılı Hamdi Yazır “Bismillah”ın tefsirinde “Allah” lafzı üzerinde sayfalar dolusu açıklamalarda bulunur. “Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler, Arap bu lafzı alıp tasarruf ederek “Allah” demişler” naklini yapar.

Bu arada Arapça dil bilginleri arasında çok farklı açıklamaları ve yorumları verir. Daha sonra da başta Râzî olmak üzere meşhur ve muteber tefsir âlimlerinin, “Lâfza-i celal, Allah Teâlâ için bir alem isimdir, bir başka kelimeden türetilmiş değildir” hükmüne varır ve kendisi de bu kanaatini dile getirir.

Allah’ın zatı bütün isimlerden ve sıfatlardan öncelikli olduğu gibi, ismi de öyledir. “Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için Allah’tır” cümlesinde, Allah ibadet edilen bir varlık olduğu için değil de, Allah olduğu için Allah olmuştur, hakikatine parmak basar. Yani insanlar Allah’ı Mabud olarak, ibadete layık olan tek varlık olarak tanısın tanımasın Allah zatında Mabud’dur; O’na her şey ibadet ve kulluk yapmakla borçludur.

Bu açıdan “Allah” lafzı başka bir dilden alınmış ve türetilmiş değildir; dil açısından ismi de zatı gibi ezeliyet perdesi/peçesi içindedir. Allah’ın kendisi ezeli olduğu gibi ismi de ezelidir. Yani Allah’ın varlığı hiçbir varlığın varlığına muhtaç olmadığı gibi, ismi de öyledir. “Allah” lafzının Kur’ân inmeden önce de Araplar arasında var olduğu biliniyor ve bu husus bazı âyetlerde belirtiliyor. Allah lafzı Hazret-i İsmail’den beri bilindiğine ve kullanıldığı gibi, ondan binlerce sene önce yaşamış olan Ad ve Semud kavimlerinde ve ilk peygamberler tarafından da biliniyordu.

Sizin de soruda söz ettiğiniz gibi Tirmizi’de yer alan ve Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimizin “Allah Teala, Hz. Adem (a.s)’i yarattığı ve ruh üflediği zaman, Adem hapşırdı ve elhamdülillah diyerek, izni ile Teala’ya hamd etti” buyurduğu haber verilir.1

Demek ki, Hz. Adem’in ilk sözü “Elhamdülillah” olduğuna göre, Allah’a hamd henüz Cennette iken başlamış oluyor. Bazı rivayetlerde Cennet’in kapısında “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin yazıldığı yer aldığına göre, Allah lafzı insanlıktan önce de vardı ve mevcuttu.

Yahudiler’in ve Hristiyanlar’ın “Allah” lafzını kullanmamalarının temelinde, onların birinci derecede tevhid inancından uzak düşmeleri; birisinin Allah’ı kendi milletlerinin özel bir mabudu olarak görmeleri, diğerinin de teslis/üçlü ilah inancına düşmeleri gibi etkenler sebep olmuştur. Zaman içinde Tevrat ve İncil diğer dinlere tercüme edildiği, tarihi seyri itibariyle bir hayli tahrifat ve değiştirmelere tabi tutulunca “Allah” lafzı da bu arada ihmal edilmiş ve unutulmuş olsa gerektir. Diğer sorularınızı da önümüzdeki günlerde cevaplamaya çalışalım.

1. Tirmizî, Tefsir, Muavvizateyn (3365).

July 06

İbadet İçin Dünyayı Bütünüyle Terk Etmek Gerekli mi?

BİR ayet-i kerimede ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyruluyor.

Ayette geçen “ibadet” kelimesine birçok tefsir alimi “marifet” manasını veriyorlar. Bir hadis-i kutsîde “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve mahlukatı yarattım.” buyrulması da bu tefsire kuvvet veriyor. Buna göre, varlık alemi Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ayna olmak, sıfatlarının kemalini göstermek için yaratılmıştır ve inanan bir insanın bu tecellilere karşı muhabbetle, hayretle, tefekkürle, şükürle mukabele etmesi gerekir. İşte bu ulvî görev, ayet-i kerimede “ibadet” olarak ifade edilmiş bulunuyor. Bunun en ileri ve en mükemmel şekli de namazdır. Bu hakikat Allah Resulünün (asm.) “Namaz dinin direğidir.” hadis-i şerifleriyle en veciz ve en güzel şekilde dile getirilmiştir.

Bilindiği gibi, ibadet ikiye ayrılıyor; malî ve bedenî ibadetler. Bedenle yapılan ibadetleri namaz temsil ediyor. Mal ile yapılan ibadetleri ise zekât.

Bu ayetin sadece mealine bakıp tefsirlerini okumayanların aklına şöyle bir soru takılabiliyor:

Biz dünyaya hiç çalışmayıp sadece ibadet mi edeceğiz?”

Bu soruya Sözler mecmuasından Dördüncü Sözde şu cevap veriliyor:

“Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.”

Buna göre, yeme, içme, uyuma, ticaret yapma gibi işler de ibadet hükmüne geçebiliyor; namazın kılınması şartıyla.

O zaman şöyle düşünmek gerekir:

Bu işler yapılırken de insan Allah’ı hatırlayabilir. O zaman, yaptığı işi güzel bir niyetle yapar. Yemek yiyorsa, aldığı gıdaların bu alemden süzülmüş birer hülasa, birer İlahî ihsan olduğunu hatırlayan insanın yemesi de ibadettir. Ticaret yaparken, müşteriyi aldatmaktan korkan, yalan söylediğinde kul hakkına tecavüz etmiş olacağını düşünen, ticaretini helal yollardan yapıp aile fertlerine helal lokma yedirmek isteyen bir insan da bu düşünceleriyle bir nevi ibadet üzeredir. Ve yaptığı işler de ibadet hükmünü alırlar. Böylece, ayetin manası çok daha iyi anlaşılmış olur.

NAMAZ kılan kişinin dünya zevklerinin tümünü terk edip tamamen ahirete yöneleceği gençlerimize kasıtlı ve sistemli olarak telkin ediliyor ve böylece onlar namazdan alıkonulmak isteniyor. Namaz kılan bir gencin dünya hayatına ‘Bir lokma, bir hırka.’ anlayışıyla bakacağı sinsice vurgulanıyor.

Ben bunları yazarken bazı çevrelerin hac için yaptıkları itirazlar hatırıma geldi. Bizim gençliğimizde çevremizde genç yaşta hacca gitmek isteyenlere karşı çıkılır; biraz yaşlanması gerektiği, bu yaşlarda iken hac ibadetini taşıyamayacağı telkin edilirdi. “Taşımak” denilince “her haliyle olgun ve hürmete layık bir kişilikle topluma görünmesi, bir hacıya yakışır davranışlar sergilemesi” kastedilirdi. Bir genç için bunun zor olduğu sanılırdı.

Bu sözü ilk duyduğumda şu soru hatırıma gelmişti:

“Hac oruçtan daha mı ağır? Bir insan çocukluğundan beri oruç tutuyor, onu taşıyabiliyor da gençliğinde hac ibadetini niçin taşıyamasın?”

“Hacı denilince dünya işlerinden bütünüyle çekilmiş bir tip takdim ediliyor. Sevinçle ifade edeyim ki, şu anda böyle bir telkin artık söz konusu değil. Genç yaşta hacca gidip, döndükten sonra da dünya işlerine başarılı bir şekilde devam eden iş adamlarımız, bürokratlarımız, bilim adamlarımız çoğalınca bu gibi itirazlar da artık duyulmaz oldu. Halbuki İslam’da böyle bir anlayışa yer yok. Bir kişi haccın farzlarını yerine getirdi mi hacı olur; isterse yol boyunca ticaret yapsın ve dönüşünde de yine ticaret yaparak evine dönsün.

Namazda da benzer bir durum söz konusu. Cuma namazı için “nida edildiği,” yani ezan okunduğu zaman alışverişi bırakmak gerekiyor. Bu husus ayetle sabittir. Tefsir alimleri, bu ezanın, ilk ezan değil, imam hutbeye çıkarken içeride okunan ezan olduğunu ifade ederler. Cumada hutbe okunması farzdır ve bu farzın başlamasıyla birlikte dünya işleri de bırakılır; tıpkı namaza durulduğunda yeme ve içmenin terk edilmesi gibi. Bu ikinci ezana kadar insan alışverişini yapabilir. Zaten ayetin devamında, namazdan sonra yeryüzüne dağılmamız ve Allah’ın lütfundan istememiz beyan edilmektedir.

ZEVKLERİN terk edilmesi meselesine gelince, İslam’da yasaklanan zevkler gayr-i meşru olanlardır. Bunlar namaz kılsın veya kılmasın her Müslümana haramdır. Şu vecize bu tip sorular için güzel bir cevap oluyor:

Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.’

Yeme, içme, evlenme, para kazanma, makam sahibi olma, müzik dinleme, seyahat etme gibi insana zevk ve neşe veren ne kadar şey varsa, bunların hepsinin mutlaka meşru şekli de vardır. Ve bunlar, insanın nefsine zevk verdikleri gibi ruhunu da yaralamaz, incitmezler. Meşru olmayan zevkler ise nefsin hoşuna gitse bile, kalbi yaralar, ruha zarar verirler ve vicdanı rencide ederler. Halbuki, gerçek zevk, ruh ve kalbin aldıkları manevî lezzetlerdedir.

Gençliğimize bu nokta hiç telkin edilmez. Sadece şehvet ve eğlencelerle nefislerine hitap edilir ve bunun ötesinde bir zevk ve saadet olabileceği hiç hatırlarına getirilmez. Halbuki, beden ruhun hanesidir. Gerçek lezzetler, ulvî hazlar, ruh ile ve kalp ile tadılırlar. Yemenin, içmenin bir zevki olduğu gibi, anlamanın, ilim tahsil etmenin, kul olduğunu bilmenin, Allah’ın rızası için çalışmanın, alçak gönüllü olmanın, başkalarına yardımda bulunmanın da kendilerine has lezzetleri vardır.

Bunlar bedenin organlarıyla değil, ruhun latifeleriyle tadılırlar.

Gerçek zevk ve lezzet de bunlardadır.

                                             Prof. Dr. Alaaddin Başar

"Namaz, her tür varlığın değişik ve çeşitli ibadetlerine işaret eden kutsal bir haritadır"

 

 

 

Ağacın namazı nasıldır? Ağacın bir namaz kılış şekli var mıdır?

 

Ya koyunun, keçinin, devenin,

dananın ve mandanın bir namaz şekilleri mevcut mudur?

Daha ötesi elsiz ayaksız bir yılanın, evini sırtında taşıyan kaplumbağanın ve diğer sürüngenlerin namazından söz edilir mi?

Hatta sıra dağların, sessiz sakin duran tepelerin de namazdan bir payı olabilir mi?

 

Kuşkusuz, bu varlıklar bizim gibi namaz kılacak değiller, fakat olsa olsa insanın namazından onların da bir payı ve hissesi vardır, denebilir. Nasıl bir payı olabilir sorusuna, şu cevapları bulmak mümkün. "Namaz, her tür varlığın değişik ve çeşitli ibadetlerine işaret eden kutsal bir haritadır" sözünden yola çıkarak şöyle bir açıklama getirilebilir.

 

Namazın ilk duruşu ve ilk şekli, kıyamdır, ayakta durmaktır. İnsan namazda ayakta duruşuyla bütün ağaçların duruşlarını, hiç kımıldamadan dikilişlerini temsil ediyor, bir yerde onların ibadetlerini kendi hayatında şekillendiriyor.

 

Çünkü hiçbir ağaç kendi adına hareket etmez, açmaz, açılmaz, dal, yaprak ve meyve vermez. Yaratıcısı adına iş görür. Başta koyun ve keçi olmak üzere evcil ve yabani bütün dört ayaklı hayvanlar da sürekli ağızları yerde, belleri bükülmüş vaziyette bir rükû halini yaşıyorlar. İnsan da rükûuyla bu canlıların bir tür ibadetlerini temsil ediyor.

 

Yılanlar, akrepler ve bütün sürüngenler, hatta bir bakıma deniz canlıları, duruşlarıyla insanın namazdaki secdesine işaret ediyor. İnsan da secdesiyle onların ortak ibadet duruşlarını sembolize ediyor. Dağların, tepelerin duruşları, yerlerinden kımıldamadan oturuşları namazdaki oturuşa işaret ediyor.

 

İnsan namazda oturuşuyla yeryüzünün birer hazine deposu olan dağların bu hallerini temsil ediyor. Böylece bütün varlıklar insanın namazında yer alıyor, insan da halife olması hasebiyle onların fıtrî ibadetlerini Rahîm olan Rabbine böylece arz etmiş oluyor.


                                                                                                       Mehmet Paksu 

Allah c.c katında zaman mefhumu olmadığı halde bazı vakitlerin diğer bazılarından daha faziletli olmasının hikmeti nedir?


Biz zamanla kayıtlıyız. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları...

Lâkin, bu safhalar hep nispî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hâdiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre farklı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse, her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor... 

İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor, yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor. Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir kavram olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz. Çünkü zaman da mahluktur. O, yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir.

Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..

Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar. Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir. Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.

Zaman ve mekânlar bütün kıymet ve kutsiyetini, hakikatte Allah’ın dilemesinden alırlar. Bu İlâhî dileme ise varlıklar için binbir maslahat ve hikmetler içerir. Ayrıca o zaman dilimlerinde gerçekleşen mühim olaylar ve o mekânları dolduran kıymettar mekînler de, içinde bulundukları zaman ve mekâna değer kazandırmışlardır. İslâm’da mübarek zaman dilimlerinin kudsiyeti de meşiet–i İlâhî’den geldiği için, Müslümanlara sonsuz feyz ü bereketin nüzulü için birer vesile olmaktadırlar.

Mübarek ay, gün ve geceler, İslâm’ın şeairindendir; hususi kıymetleri ve kerametleri vardır. Kâinat, semavat, fezayı âlem ve bütün varlıklar bu kutlu zaman dilimlerine hürmet etmektedir. Âyet veya hadîslerin, kutsallığını tespit ettiği ve Mü’minlerin de yüzyıllardan beridir kutladığı bu mübarek ay, gün ve geceler, senenin içine dağılmış vaziyette bulunmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz (sas)’in hicretini esas alan ay takvimine göre Recep, Şaban ve Ramazan ayları öncelikli olan kutsal aylardır. İslâm toplumunda bu aylara Şühûr–u Selâse (Üç Aylar) denilmiştir. Eşhürü’l–Hurum (Haram Aylar) ise Muharrem (ki senenin ilk ayıdır), Zilkade, Zilhicce ve Recep aylarıdır. Mübarek günlere gelince: Hicrî Yılbaşı, Aşûre Günü, Arafe Günü, Ramazan ve Kurban Bayramları, Cuma Günleridir.

 

 

 

Kaynak : sorularlaislamiyet

Bir Tüketim Öyküsü


BİZ dünyayı çok sevdik. Bir zamanlar bizim için uçsuz bucaksızdı dünya, keşfedilmeyi bekliyordu. Yirminci yüzyılda ise, iletişim ve ulaşım araçlarının geliştirilmesiyle dünya bir köy mesabesine geliverdi. Dünya bütün güzellikleriyle, bütün imkânlarıyla ellerimizdeydi artık. Ve bizler bütün çılgınlığımızla saldırdık ona.

Ancak, doymak bilmeyen kazanma hırsımız, ebedî dünyada yaşayacakmış gibi biriktirme hevesimiz, dünyadaki sınırlı kaynakları çarçabuk yitip tükenme noktasına getirdi.

Dünyanın dengesi, insanların, insanca yaşamasına endeksli iken, insanların ahlâk dengesi bozulunca dünyada da dengesizlikler zuhur etti.

Şu an, tabiatta 1000 yılda yaratılmış petrolü 1 günde tüketiyoruz. Daha geçen yüzyılın başlarında dünyanın yakıt rezervleri full iken, şimdi göstergelerde kırmızı ışık yanıyor. Dünya tükeniyor ve biz, bu çağın bize verdiği tüketici rolüyle hızla ve çaresizce tüketiyoruz.

Dünyanın başına sardığımız başka bir sorun da çevrenin kirletilmesi ve dolayısıyla canlı türlerinin yok olarak ekolojik dengenin bozulması. Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz hâlindeki kirletici maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi ile çevre kirlendi.

Dünya şu an, ancak bir ayda bitirebileceği işler, her gün omuzlarına yüklenen bir köle durumunda. Ekosistem kendini temizleyemiyor. Canlı türleri ise, kirlilik ve ormanların yok edilmesinden dolayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Sorunlar yumağının bir ucu da, küresel ısınma.

Bilindiği gibi, dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor, ama bazı ışınlar, su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor. Bu da yeryüzünün yeteri kadar sıcak kalmasını sağlıyor.

Sanayi devrimi öncesindeki binlerce yıl boyunca atmosferdeki sera gazları dengeli bir düzeyde kalırken, son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumların tüketim bağımlısı yapılmasının sonucu aşırı tüketim gibi nedenlerle sera gazları atmosferde yoğunlaştı. Sera gazı oranlarının artması, fazla ısınmaya sebep oldu. Bilim adamlarına göre işte bu sıcaklık artışı küresel ısınmaya neden oluyor.

Gezegenimizi zararlı ışınlara karşı korumak üzere Nitrojen ve Oksijenden oluşan bir kalkan yaratılmış. Fakat bu kalkan, CO2 (Karbondioksit) ve CH4 (metan gazı) sebebiyle zarar görüyor.

Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Chris Thomas’ın Nature dergisinde yayınlanan yazısında, “küresel ısınma, 2050’ye kadar bitki ve hayvan türlerinin dörtte birini ya da 1 milyondan fazlasını yok edecek” denilmektedir. Ve eğer bir çözüm üretilmezse, türlerin kitlesel tükenişlerinin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşabileceğine dikkat çekmekte.

DÜNYA iklim sisteminde değişikliklere neden olan küresel ısınmanın etkileri, en yüksek zirvelerden okyanus derinliklerine, ekvatordan kutuplara kadar dünyanın her yerinde hissediliyor.

Kutuplardaki buzullar eriyor, deniz suyu seviyesi yükseliyor ve kıyı kesimlerinde toprak kayıpları artıyor. Örneğin 1960’ların sonlarından bu yana Kuzey Yarıküre’de kar örtüsünde %10’luk bir azalma oldu. 20. yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde de 10-25 cm arasında bir artış olduğu saptandı.

Küresel ısınmaya bağlı olarak dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, seller ve taşkınların şiddeti ve sıklığı artarken, bazı bölgelerde uzun süreli, şiddetli kuraklıklar ve çölleşme etkili oluyor. Kışın sıcaklıklar artıyor, bahar erken geliyor, sonbahar gecikiyor, hayvanların göç dönemleri değişiyor. Yani iklimler değişiyor. 10 yıl kadar sonra bile, geri dönüş mümkün olmayabilir.

Küresel ısınma yüzünden, dünya ormanlarının ve hayvan türlerinin üçte biri tehdit altında. Ve bu değişikliklere dayanamayan bitki ve hayvan türleri, ya azalıyor ya da yok oluyor.

Küresel ısınma insan sağlını da doğrudan etkiliyor. Bilim adamları, iklim değişikliklerinin, kalp, solunum yolu, bulaşıcı, alerjik ve bazı diğer hastalıkları tetikleyebileceği görüşünde.

DÜNYANIN yaratıcısı ve sahibi Allah (c.c.), Yüce Kelâmında buyuruyor ki:

“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde fesat (bozukluk) ortaya çıktı. Belki vazgeçerler diye, yaptıklarından bir kısmını Biz onlara böyle tattırıyoruz.” (Rum Suresi, 41)

Âyet-i kerimede buyurulan “belki vazgeçerler diye” ifadesinden hareketle, hepimiz kendi adımıza, dünyanın dengelerini bozan ne yapıyorsak “vazgeçmeliyiz.”

Evimizde, enerjiyi ve suyu iktisatlı olarak; suyu boşa akıtmadan, yeteri kadar kullanıp, lambalarda ve diğer eşyalarda enerji tasarrufunu gözetmeliyiz.

Mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmalıyız.

Çevreyi kirleten malzemelerden—plastik ambalaj, deterjan, temizlik maddeleri vs.—mümkün olduğu kadar uzak kalmalı, ya da kullanmaya mecbur isek en az miktarda kullanmalıyız.

Tüketmek ve tüketmek için yaşamak gibi, Batı kültürünün empoze ettiği alışkanlıklardan tövbe edip, iktisat düsturunu hayatımıza esas yapıp, ihtiyacımız kadar alıp, ihtiyacımız kadar kullanmalıyız.

Şükür duygusuyla yaşamayı öğrenmeliyiz. Zira, şükürsüzlüğün iki sonucu var: Birincisi şikâyete düşürür. İkincisi de, insana, elindeki nimeti değersiz gösterip hor kullandırır.

Sorumsuzca değil, Allah’ın dünyasında, Allah’ın kulu olarak Müslüman duyarlılığıyla yaşamalıyız. Çevreye, Allah’ın eseri ve Allah’a ait olduğu için saygı gösterip, kirletmemeliyiz. Müslüman gibi yaşayıp, katil-i zemin değil, halife-i zemin olmalıyız.

Bunları ve daha birçok tedbiri, kendi hayatımızda en uygun şekilde uygulayabiliriz.

“Ben yapsam ne değişecek, dünyanın haberi mi olacak?..” demeyelim. Kendi çapımızda bir şeyler yapmakla, cinayete ortaklık etmekten kurtulmuş olacağız.

Bu şuurla yaşarsak, “zerre kadar bir iyilik” yapanın ve “zerre kadar bir kötülük” yapanın karşılığını göreceği mahşer gününde, Allah’ın dünyasını kirletip yaşanmaz hâle gelmesinin hesabını verenlerin arasında olmayacağız. Bunun için değmez mi?..

www.zaferdergisi.com

DÜNYANIN ÇALIŞKAN HİZMETÇİLERİ

 BAKTERİLERİ genellikle çevremizde, vücudumuzda ya da bozulmuş yiyeceklerde hızlı üreyebilen mikroplar olarak tanırız. Ve aslında onlara haksızlık ederiz. Oysa faydalı bakterilerin, dünyadaki canlılığın sürebilmesi için son derece önemli işlemler yaptıklarının farkında değilizdir.

Soluduğumuz oksijenden yediğimiz yemeğe, yeryüzünün temizliğinden, faydalandığımız demire, altın madenini elde edebilmemizden, petrolün oluşumuna, etrafımızdaki manzaradan kullandığımız antibiyotiklere kadar, sayısız hayatî olgunun içinde, bakteriler çok önemli rol oynarlar.

Biz gözle görmesek ve farkında olmasak bile, hiç durmadan çalışan ve yaşamımıza destek olan bu kimyacılar, her yeri kaplamışlardır. Bunların en önemli faaliyeti, canlılar için oksijen ve besin üretmek, daha sonra artık ve canlılara zarar verecek maddeleri temizlemek ya da bunları kullanılabilecek yeni ve faydalı ürünlere dönüştürmektir. Bu karmaşık görevler sırasında sırrı çözülememiş bir sürü kimyasal reaksiyon tekrarlanır. Bu mikro canlıların çevremize nasıl bir hızla yayıldıklarını bilmek bir insanı hayrete düşürmeye yeterlidir. Uygun koşullarda bakteriler, her 10-30 dakika içinde, sayılarını iki misli artırırlar. Tek bir bakterinin sayısı önce ikiye, sonra dörde, daha sonra sekize çıkarak çoğalır ve bu işlem bu şekilde devam eder. Bu yolla tek bir bakteri kısa süre sonra sayıca milyonlara ulaşabilir. Ama hiçbir zaman tehlikeli sınırlara ulaşmaz.

İngiliz Zoolog Sir James Gray'in ifadesi ile bir bakteri, bir laboratuarın faaliyetlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir. Dünyada, bu en küçük canlı organizmanın biyokimyasal faaliyetiyle rekabet edecek bir laboratuar yoktur. En akıllı kimyacıların çözemedikleri reaksiyonlar, en gelişmiş teknolojilerin taklit edemediği işlemler, bakteriler için çok kolay işlerdir.

Tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin kelimelik 20 romana denktir. Bakterinin genomunun içinde taşıdığı bilgiyi, biyofizik uzmanı Dr. Lee Spetner ise şu şekilde açıklamıştır:

“Bir bakterinin genomu (DNA molekülü), birkaç milyon sembolden oluşan bir dizidir. Bir memelinin genomu ise 2-4 milyar sembolden oluşmaktadır. Eğer bu sembolleri bir kitap olarak bassaydınız, bir bakteri için yaklaşık 1000 sayfalık bir kitap basardınız.”

İnsan için

çalıştırılan işçiler

BAKTERİLER, kendi soylarını devam ettirirken, bilmeden bizim hayatımızın devamına da hizmet ederler. Her gün yediğimiz içtiğimiz birçok gıdayı; peyniri, yoğurdu, ekmeğinizi, hamur işlerini, turşuyu.. bakteriler çalıştığı için yeriz. Peki bu nasıl gerçekleşir? Bakteriler, enerjilerini bulundukları ortamdaki organik bileşikleri parçalayarak elde ederler. Bu parçalanma sonucunda pek çok madde açığa çıkar. Açığa çıkan bu maddelerle, bakterinin içinde bulunduğu besin asitlenir veya alkollenir ya da besinin içinde karbondioksit kabarcıkları oluşur. Böylelikle besin nitelik değiştirir. Yani salatalık artık bir turşu olmuştur. Bakterinin gerçekleştirdiği bu işleme fermantasyon adı verilir.

Bakteriler fermantasyon işlemi ile besinlerin yararlılığını artırırlar. Fermante ürünlerin vücut tarafından emilmesi kolaydır. Aynı zamanda fermantasyon sırasında bakteriler vücut için son derece yararlı olan birtakım vitamin ve mineralleri de sentezlerler. Peynir veya yoğurdun vücut için faydalı olmasının sebebi budur. Aynı ürünlerin vücutta bağırsak gibi çeşitli organların yenilenmesini sağlamaları da bakteriler sayesindedir. Bakteriler bu yönleriyle pek çok sindirim bozukluğu hastalıklarında da tedavi edici faydalara sahiptirler.

Bakteriler, insan bağırsağında bulundukları süre boyunca sindirim ve vitamin emilimi gibi birtakım işlemler gerçekleştirirken, aynı zamanda zararlı bakterilerin hastalık yapmalarını da engellerler. Bakterilerin yardımı ile bağırsaklar çalışırken, bağışıklık sistemi de güçlenir.

Ağızda bulunan bakterilerin kimyasal faaliyetleriyle de, yediğimiz besinler bizim için zararlı bir madde olmaktan çıkar; aynı zamanda içinde barındırdığı tüm zararlı mikroplar da vücuda girer girmez ölürler. Faydalı bakteriler dişetlerinin çevresinde de çalışırlar. Onların bu faaliyetleri dişlerin de çürümesini engellemektedir.

Birbirinden habersiz

beraber yaşayanlar

TAHMİN edildiğine göre, insan vücudunun bir santimetre karesinde 10 milyon bakteri vardır. Ayrıca sadece ağız içinde 80 farklı türde bakteri bütün fertleriyle beraber yaşar. Bir santimetre kare insan bağırsağında ise, yaklaşık 10 milyar organizma bulunmakta.

Belfast, Queen Üniversitesi'nden Mikrobiyoloji Profesörü Mark Pallen, bir insan vücudunda bulunan ve vücudunun sağlıklı kalması için çalışan bakteri türünün 200 civarında olduğunu söylüyor. Bu 200 türün milyonlarca üyesi bulunmakta ve her biri vücut içinde çeşitli işlevlerle çalışmaktadır. Bizler ise, bedenimizde yaşayan böylesine kalabalık bir topluluğun varlığından haberdar bile değiliz. Oysa onların, her dakika, her saniye yaptıkları işlerle yaşayabilmemiz mümkün olmakta. Bir başka ifadeyle, bizi yaratıp, bize hayat veren Rabbimiz, bu faydalı bakterileri de yaratıp, bedenimizin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çalıştırır. Ve biz de, böyle, bizi hiç tanımayan sonsuz sayıdaki canlıyı, bizim için çalıştırıp, onların eliyle bize bu güzel hayatı sunan, bizi seven Rabbimize, nimetlerinin karşılığı olamasa da sonsuz şükürlerimizi sunarız.

Kim ‘dur’ diyor?

DÜŞÜNMEMİZ gereken bir başka önemli nokta daha vardır. Bilindiği gibi bakteriler çok hızlı çoğalabilen canlılardır ve bulundukları ortamda, şartlar müsaitse, birkaç saat içinde sayıları milyonları bulabilir. Söz konusu durum, insan vücudundaki bu bakteriler için de geçerlidir. İnsan vücudundaki ortam ise, bakterilerin üremelerine uygundur. Onların da türdeşleri gibi kısa bir süre içinde aşırı derecede çoğalmaları ve bağırsakları neredeyse tümüyle istila etmeleri gerekirdi. Peki acaba böyle bir sorun ile karşı karşıya mıyız? Allah’a şükür ki, hayır.. Meselâ, bağırsaklarımıza yerleşen E. coli bakterisi için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu bakteri 20 dakikada bir ikiye bölünür ve bu çoğalmanın ardından da ortaya çıkan bakterilerin de pek çoğu ölür. Eğer E. coli hücreleri kendi hallerine bırakılsalar ve sürekli çoğalsalardı, 20 dakikada bir bölünerek tüm dünyayı kaplayacak hacme 43 saatte ulaşacaklardı.

Her şeyi belli bir ölçüde takdir eden, belli sınırlarda yaratan Mukaddir olan Rabbimiz, bakterilerin sayısını da bizim ihtiyacımızla sınırlamıştır. İnsan için gerekli miktar ne kadarsa, sayıları o kadardır. Bu sayı insanların tümünde ayarlanmış ve belirlenmiş bir sayıdır. Hiçbir insan bedeninde, bağırsakta bulunan bu bakterilerin tamamı ölmemiş ya da kontrolsüz bir çoğalma meydana gelmemiştir, çünkü bu canlılar insana faydalı olması için özel olarak yaratılmışlardır. Yaptıkları işlerden sayılarına kadar her türlü detay, onları yaratan Allah'ın dilediği ve belirlediği şekildedir. Bu kontrolü sağlayan, nerede, ne zaman ve hangi sayıda durmaları gerektiğini bilen, plânlayan ve yaratan Allah'tır.

Zafer dergısı

July 05

İdrar Deyip Geçmeyin


 Dr. Ömer Fatih Çelik

 

Imageİnsan vücudu, içinde yürütülen faaliyetlerle bir şehre benzetilebilir. Bir şehirde olup bitenlerden daha fazlası, kendi ölçeğinde bedende gerçekleşir. İnsan şehrindeki faaliyetlerin büyük bir kısmı otomatik olarak gerçekleştirildiğinden, insanların çoğu bünyelerinde meydana gelen son derece kompleks ve mizanlı hâdiselerin farkında değildir. Çünkü beden şehrinin sağlığını sürdürebilmesi için gerekli etki ve tepki mekanizmaları irademiz dışında yürütülmektedir. Bedenimizdeki besinlerin sindirilmesi, dolaşımı, atıkların temizlenmesi, yakıt molekülü oksijenin nefes aracılığıyla bütün hücrelere dağıtımı gibi günlük beden faaliyetlerini sürdürmeye yönelik aktivitelerimiz o kadar fıtrî şekilde yürütülmektedir ki, biz bunların farkına hiç varmıyoruz. Tuvalet ihtiyacı oluşursa, adabına uyarak ihtiyacımızı gideririz. O ihtiyacın bildirilmesi, cevabın verilmesi ve rahatlamak için büyüklü küçüklü birçok sistemin âhenkli şekilde işletilmesini yine hiç düşünmüyoruz.

Boşaltım sisteminin temel organı olan böbrek ve bağlantılı fonksiyonları, bugün tıpta bir ilim dalı (nefroloji) ve uzmanlık alanıdır. Beden şehrinin her bir karesi üzerinde yeterince gözlem ve araştırma yapılırsa ve oradaki çok katmanlı hiyerarşik mekanizmalar çözümlenirse, insanın farklı menzillerinde çeşitli ilimlere ve tefekkürlere vesile olacak birçok hâdisenin cereyan ettiği görülecektir. "Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Allah'ın ilmini yazmakla bitiremezler." hakikatinin tercümanı olurcasına, beden sarayındaki yapı ve fonksiyonların, değişik derecelerde, ilmi ve kudreti sonsuz bir Zât'ın varlığına ayine oldukları görülecektir.

Bedenimizde sürekli cereyan eden faaliyetlerden biri de, boşaltım sisteminin âhenkli işleyişidir. Erişkin bir kişide, normal şartlarda böbreklerden süzülüp gelen idrarın mesanede (idrar torbası) toplanması, bir balonun içine hava üflendikçe genişlemesine benzer. Böbreklerden süzülerek gelen idrarın miktarına paralel olarak, mesane genişler. Otomatik olarak yürütülen idrar depolama işleminin mükemmel şekilde gerçekleştirilmesinde, otonom sinir sistemine önemli roller verilmiştir. Erişkin insanların günde 5-6 defa idrara çıktığı kabul edilirse, sadece günlük üretilen sıvı atıkları atma (idrar boşaltma) süresi, toplam 5 dakika kadardır. Otonom sinir sistemi yeterince gelişmemiş bir bebeğin idrarı depolama kabiliyeti çok sınırlı olduğundan, mesanesi sık sık boşaltılır. Yeni doğan bir bebek ise, günde ortalama 20-25 kez idrar yapar. Böylece hem böbreklerden gelen idrarın mesaneye rahat bir şekilde akması sağlanır, hem de idrar yolları mekanik olarak temizlenmiş olur. İdrarın böbreklerden mesaneye taşınmasında kullanılan yaklaşık 3-7 mm çapındaki borucuklardan (üreter) akan idrarın mesaneye geçebilmesi için, bu kesedeki iç basıncın düşük tutulması gerekir. Otonom sinir sistemi tam gelişmemiş bebeklerde, böbreklerin yüksek basınçtan korunabilmesi için, mesanedeki idrar sık sık boşaltılarak basınç düşürülür. Altıncı aydan sonra, otonom sinir sisteminin gelişmesiyle, mesanenin idrarı depolama kapasitesi artar ve idrar yapma sayısı da azalmaya başlar. Erişkinlikte, idrarı depolama, uygun yer ve zamanda boşaltma kabiliyetinin gelişmesi de, irademiz dışında, dengeli bir şekilde tamamlanır. Beden şehrindeki yüzlerce güzellikten biri olan idrarın dengeli atılması hâdisesi insanda merhametin bir tecellisi olarak devam ettirilmektedir.

Imageİdrar yollarındaki yardımlaşma

Beden şehrinin birimleri arasında muhteşem bir yardımlaşma vardır: Meselâ böbreklerden gelen idrar, akarsu yatağının temiz tutulması gibi bütün idrar yolları boyunca bir temizlik yapılmasına vesile olmaktadır. Bu temizlik başta mikroorganizmalar olmak üzere, idrar yollarında oluşabilecek kum ve taş tanecikleri için de geçerlidir. Mesanelerine bakteri enjekte edilen sağlam kişilerde idrar yolu enfeksiyonu gelişmemiş, bunlarda idrarın tazyikli olarak atılması, bakterilerin sürüklenerek dışarı atılmasını kolaylaştırmıştır.
Elastik yapıdaki mesane duvarının hem genişletilerek, hem de mesane basıncı düşürülerek böbreklerin koruması, mesane ve böbrekler arasındaki yardımlaşmaya misâldir. Çünkü böyle bir elastikiyetle basınç düşürülmeseydi, böbrekler yüksek basınç altında kalarak fonksiyonlarını yitirebilirdi. Sebepler plânında böbreklerin rahat çalışması, uygun miktarda ve basınçta idrar çıkarması (böbreklerin korunması) mesane duvarının elastik olmasıyla sağlanır. Bunun insana bir lütuf olduğunu ise, ancak sistem arızalandığında anlayabiliriz.



Anne karnındaki bebeğin idrarı

Anne karnındaki bebeğin (fetus) beslenme ve boşaltım sistemlerinin temel düzenleyicisi olarak plasenta vazifelendirilmiştir. Ayrıca fetus böbreğine de önemli görevler verilmiştir. Meselâ sıvı-elektrolit ile asit-baz dengesinin düzenlenmesi, hormon ve büyüme faktörlerinin üretilmesi bunlardan birkaçıdır. Dördüncü aydan itibaren fetuste, idrar üretimi başlar ve mesane her 30-60 dakikada bir dolar-boşalır. Mesane içindeki idrar, anne rahmindeki koruyucu yastık gibi yavruyu saran amniyon sıvısına boşaltılır. İdrara benziyen amniyon sıvısı, rahimdeki ceninin, annenin vücut sıcaklığındaki değişikliklere karşı korunmasında, normal gelişim için gerekli alanın sağlanmasında, gıda ve oksijen gibi maddelerin temini için uygun vasatın oluşturulmasında, anne karnının maruz kalabileceği muhtemel darbeler karşısında korunmasında vazifelidir. Rahimde bebeğin yerleştirildiği amniyon sıvısı, idrar gibi bir sıvıdan hazırlanıp, dünyanın yeni misafirini rahat ettirmek için üretilir.


İdrarın meydana getirilişi

ImageBedenin en ücra köşelerine kadar oksijen ve gıda maddelerini taşımakla görevli kan, geri dönüşünde hem metabolizma atıklarını, hem de vücudumuzda çeşitli sebeplerle oluşan zehirli-fazlalık maddeleri toplayarak böbreklere getirir. Beden şehrinin sağlığının devamında rol alan kan, böbreklere uğradığında kesintisiz olarak filtre edilir. Böbreklerde, atık maddeler öylesine hassas şekilde ayıklanır ki, "Hangi maddeden ne kadar gereklidir?" gibi, ince hesap ve sınırsız bilgi gerektiren husus biliniyormuşçasına vazife icra edilir. İleri bilgisayar sistemleriyle desteklenmiş sunî böbrekler (diyaliz makineleri gibi) asıl böbreğin yerini hiçbir zaman tutamaz. Sonsuz bir ilim ve kudretin emri altında zâhirî sebepler kullanılarak çalıştırılan sağlıklı canlı böbrek, yapılması gerekeni, Sevk-i İlâhî ile yerine getirir. Atılması gerekenleri sıvı halinde (idrar) mesaneye gönderir. İdrarla atılan maddeler, farklı özellikler taşıdığından, hastalıkların teşhisinde kullanılır. Çünkü idrarın rengi, kokusu, yoğunluğu, içerisindeki organik ve inorganik maddeler insan sağlığı hakkında çeşitli ipuçları verir. Boşaltım sistemine yerleştirilen bu hassas dengedeki sapmalar, beden şehrinde bir şeylerin yanlış gittiğinin işareti olarak yorumlanır. Bir başka ifadeyle, hayat tarzımız, beslenme şeklimiz, hastalıklar, alınan ilâçlar, idrarın yapı ve kompozisyonunda farklılıklara yol açabildiğinden idrar tahlili, sağlıklı olup olmadığımızın bir göstergesi olarak önem taşımaktadır (Şekil 2-3). Sağlıklı kişinin idrarı, sarı ve berraktır. Bu rengi esas itibariyle ürokrom pigmenti ve bir miktar da ürobilin ile üroeritrin verir. Renksiz bir idrar söz konusu ise ya aşırı sulu şeyler alınmıştır veya diüretikler gibi idrar söktürücü ilâçlar kullanılmış yahut değişik tipte şeker hastalıkları (diabetes mellitus, diabetes insipitus) gibi bozukluklar var demektir. Gün içerisinde idrarda sarı ile su berraklığı arasında gidiş gelişler olabilir (meselâ yemekten 1-2 saat sonraki idrarın su gibi renksiz; aşırı eforda ise, koyu turuncu olması gibi). Pancar, şeker boyaları ve bir kısım ilâçlar idrarı kırmızıya dönüştürebilir. Hastanın şikayetleri, muayene ve tahlillerle anlamlandırıldığında kırmızı-kahverengi, mavi-gri, sütü andıran beyazlıktaki ve bulanık idrarların hepsi, bir hastalık belirtisi olabilir.

Biz idrar hakkında çok daha farklı şeyler öğrendiğimizde, üzerimizdeki sonsuz nimetleri daha derinden idrak edip daha farklı bir ufukta şükredeceğiz.


Sızıntı Temmuz 2004

Yardımlaşma mı, Mücadele mi?


Prof. Dr. M. Sami Polatöz, Sızıntı

 

ImageCanlılar âlemine küçük ölçekte ve dar bir nazarla bakıldığında, tür içinde ve türler arasında ölümüne bir mücadele olduğu kanaati hâsıl olabilir. Belgesellerde sıkça gördüğümüz yırtıcı hayvanların otçul hayvanlara musallat olması ve onlarla beslenmesi hâdisesi, bir yönüyle bu mücadeleye misâl verilebilir. Ancak bu mücadele, bir türün neslini tüketecek şekilde değildir. Aksine bu mücadeleyle hastalıklı ve zayıf fertlerle başka canlıların rızık ihtiyacı karşılanırken, bir taraftan da zayıf türün sağlıklı nesillerinin dengeli bir nüfus içinde yaşamaları temin edilir. Aslanlar avladıkları en zayıf zebranın bir kısmıyla kendi gıda ihtiyaçlarını karşılarken, geri kalanını da akbaba, çakal, böcek vb. hayvanlara bırakırlar.

Aynı türe mensup hayvanlar arasında da mücadeleler olmaktadır. Geyiklerin birbirleri ile kıyasıya mücadelesi buna örnek gösterilebilir. Bu mücadele neticesinde, en sağlıklı ve güçlü erkeğin genlerinin gelecek nesillere aktarılma imkânı doğar. Hayvanlar âlemindeki bu tip hâdiseleri kısmî gözlemlerden yola çıkarak değerlendiren bazı ekologlar, türler arasında kıyasıya bir hayatta kalma mücadelesinin olduğundan bahsetmişlerdir.

Acaba yeryüzünü şenlendiren herhangi bir türe, hiç alâkası yokmuş gibi görünen başka bir türün hayatta kalmasını kolaylaştıracak bir vazife verilmiş olabilir mi? Yahut daha da kompleks bir münasebet içinde, birbirine muhtaç ve karşılıklı olarak birbirlerin hayatını kolaylaştırıcı vazifeler üstlenmiş türler zincirinden bahsedilebilir mi? Hâlbuki ekologlar şimdiye kadar, türler arasındaki birbirine karşı olan müspet tesirleri bir esas olarak değil, dikkate alınmayan bir istisna olarak görmüşlerdir. Ancak araştırma metotları ve biyolojik âlemin sırlı dünyasına ait bilgiler zenginleştikçe, hikmeti ve gâyeyi nazara almayan bu fikirlerde yavaş da olsa bir değişme başlamıştır.

Nitekim bazı ekologlar artık, resmin küçük bir kısmına değil de, tamamına bakıldığında hakikatin ortaya çıkacağı görüşündedir. Northeastern Üniversitesi Deniz Bilimleri’nden Andrew Altieri: “İnsanlar niçin farklı türlere ait canlı topluluklarının bir arada bulunduğunu gösteren büyük resme bakmıyorlar? Hâlbuki biraz dikkat ettiğimizde bazı türlerin diğer türler üzerindeki müspet tesirlerini görebiliriz.” demektedir. Bu açıdan bakıldığında ‘temel tür’ olarak da vasıflandırılabilecek bazı türlere, aynı bölgede yaşayan diğer türler için uygun bir vasat oluşturma ve böylece bütün bir ekosistemi destekleme vazifesi verildiğini görebiliriz. Meselâ, kayalık ve çakıllı bir deniz sahilinde bir taraftan yazın sıcak güneşi, diğer taraftan da dalgaların sahili şiddetle dövmesi vasatı canlıların yaşaması için elverişsiz kılmasına rağmen, midyeler, yoğun sazlıklar ve bunlarla ilgili bazı türlerin buralarda tutunabildiği görülmüştür.

Sazların veya midyelerin temel tür olup olmadıklarını anlamak için, Altieri’nin ekibi, sazları veya midyeleri veya her ikisini deney alanı olarak seçtikleri bölgelerden kaldırdılar ve kalan diğer hayvanlara ve alg (mikroskobik bitkiler) gibi türlere ne olduğunu gözlediler. Midyeler, kabuklu deniz hayvanları ve alglerin; saz ve kamışların yoğun olduğu kısımlarda daha çok sayıda mevcut olduğunu buldular ki, bu da sazların bu türler üzerindeki olumlu tesirini göstermektedir. Benzer şekilde midyelerin de salyangoz ve diğer kabuklu hayvanlar üzerinde müspet tesirleri vardı.

Yapılan diğer deneylerde bu temel türlere, diğerleri için uygun zemin hazırlama, taşların yuvarlanmasını önleme ve diğer küçük organizmalar için elverişli yarıklar teşkil etme vazifesi verildiği ortaya çıkmıştır.

Altieri, bu saz topluluğunun çok hususi bir ekolojik gâye gözetilerek birbiriyle faydalı münasebetler içinde olacak şekilde yaratıldığını ve başka zor şartların olduğu diğer yerlerde de benzer şekilde ortamı iyileştirecek temel türlerin var edildiğini söylüyor. Temel türler diğerleri için bir sığınak vazifesi görmektedirler. Şartların müsait olduğu mercan kayalıkları ve tropik çayırlarda da benzer yardımlaşmaların olabileceği düşünülmektedir.

Bu faydalı münasebetler ilk bakışta kolay anlaşılmayan çok girift bir nizâm içinde olabilmektedir. Salyangozlar midyelere, midyeler ise sazlara bağımlıdır. Zincirdeki her bir halka hayatın devam etmesi için çok önemlidir. Resme bütün olarak bakıldığında, hayatın devamlılığının Sonsuz İlim, İrade ve Kudret’in tecellisinin sebep-netice münasebeti ile perdelenmiş bir tarzda gıda teminine bağlandığı; hayatta kalmanın esasının merhametsiz bir mücadele değil, daha çok ortama uyum sağlayıcı fizyolojik ve anatomik özelliklerle donatılma ve diğer türlerle yardımlaşma olduğu daha net olarak görülecektir.


 Kaynaklar
- Bob Holmes, When co-operation is the key to survival, New Scientist Magazine, 2589, 3 February 2007.
- Andrew H. Altieri, Brian R. Silliman, and Mark D. Bertness, Hierarchical Organization via a Facilitation Cascade in Intertidal Cordgrass Bed Communities, The American Naturalist, 169, 195-206, 2007.

 

Kamuflaj Ustası Renk Körü Çıktı


Mehmet Mertek

 

ImageHayvanlar arasındaki çeşitli haberleşme ve anlaşma vasıtalarından biri de renklerdir. Bazıları, varlıkları ancak ışıkla mümkün olan renkleri kullanarak birbirlerini tanır, düşmanlarını korkutur ve bulundukları zemine uyum sağlarlar. Bazı canlılar diğerlerine göre çok daha hızlı olan renk değiştirme kabiliyetleri sayesinde düşmanlarından korunurlar.
Biyologları düşündüren en önemli mesele, akıldan ve şuurdan yoksun olan bu hayvanların nasıl bir ışık ve renk bilgisine sahip olduklarıdır. Ancak çok usta ressam ve sanatkârların yapabileceği renk harmonisi ve kamuflajı, sadece basit bir "içgüdü" tabiri ile izah etmek mümkün olabilir mi?

Mürekkep balıkları mükemmel bir kamuflaj ustasıdır. Hemen her ortamda, o zemine uygun olarak, kendilerini gizleyecek renk ve desene bürünebilirler. Ama bu balıkların hemen hepsinin renk körü olması, bizi bir bilmece ile karşı karşıya getiriyor. Bu sebeple bilim adamları, kafadan bacaklıların kamuflaj için, hangi renkleri alması gerektiğine nasıl karar verdiklerini araştırdılar. Sonunda bu bilmeceyi İngiliz biyologlar çözdü. Mürekkep balıklarının, renklerin dalga boylarını değil, ışık yoğunluklarını algıladıklarını keşfettiler. Yapılan deneylerde, koyu renklerin zayıf, açık renklerin ise kuvvetli ışık şiddetine sahip oldukları tesbit edilerek sarı ve mavi zeminler üzerinde, mürekkep balıklarının aynı rengi aldığı gözlenmiştir. Çünkü sarı ve mavi renkler aynı yoğunlukta oldukları için, mürekkep balıkları bunları aynı renk olarak algılamaktadır. Sebebler planında ve görünüşte hadise böyle cereyan ediyorsa da, renk körü olan mürekkep balıklarının, bulundukları zemine uyarak, renk değiştirmek suretiyle kendilerini harika bir şekilde nasıl kamufle ettikleri üzerinde derinliğine düşünülmeli değil mi?

Renk körü mürekkep balıklarının, mavi deniz ortamının ışık yoğunluğunu nasıl ölçüp, kendilerini o renge nasıl uydurdukları ne kadar da hayret verici!

Bu yazı Sızıntı Dergisi'nde yayınlanmıştır.

Hayvanlardaki Navigasyon (Yön Bulma) Sistemleri


Şafak Öztürk

 

Imageİnsanlar güzel yollara, trafik levhalarına, haritalara ve navigasyon cihazlarına rağmen gidecekleri yere ulaşmada bazı zorluklar yaşarken, göçmen kuşların binlerce kilometre uzaktaki hedeflerine hiç yanılmadan varabilmeleri insanı hayrete düşüren muhteşem bir hâdise... Bulunulan yerin koordinatlarını belirlemek için kullanılan GPS (Global Positioning System) insanlığın binlerce yıllık birikiminin bir neticesiyken, bazı hayvanlara GPS kadar hassas işleyen navigasyon sistemleri yaratılışta bahşedilmiştir. İnsanlara verilmiş duyu organlarının hassasiyetleri birbirleriyle dengeliyken, hayvanlarda beslenme, avlanma durumlarına göre belli duyular daha öne çıkabilir. Baykuşun işitme, kartalın görme, köpekbalığının koklama duyuları diğer hayvanlardan bariz şekilde üstünlük gösterir. Bazı hayvanlarda yön ve yol bulma hususiyeti diğerlerine nazaran daha öne çıkmıştır.

Uçacağı yönü tespit için, göçmen kuşlara hassas bir navigasyon sistemi verilmiştir. Kızılgerdan kuşu (Erithacus rebecula) üzerinde yapılan bir araştırmayla, bu kuşun günümüze kadar farkında olmadığımız bir özelliği ortaya çıkarılmıştır. Dünyanın manyetik alanına göre, özel bir mıknatıs duyusuyla kendine uçuş yönü belirleyen bu kuşun sağ gözüne âdeta bir pusula yerleştirilmiştir. Bu kuşun sağ gözündeki bir protein kompleksi (cryptochrome), dünyanın etrafındaki manyetik alan çizgilerine paralel kimyevî bir reaksiyona girer. Gözün içinde vuku bulan bu kimyevî reaksiyon, optik reaksiyona dönüştürülür ve bunun neticesinde kızılgerdanlar, dünyanın manyetik alanını görme derecesinde iyi algılar.

Ornitolog Prof. Peter Berthold, göçmen kuşlar üzerinde yaptığı başarılı deneylerle, bir kuşun göçmen olup olmadığı, göç rotası ve zamanını nasıl tespit edebildiği gibi hususların genetik kaynaklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kara başlı ötleğenler (Sylvia atricapilla) yarı göçmen kuşlar sınıfına girer. Bunların bir kısmı batıya (Kuzey Afrika) bir kısmı da doğuya (Kıbrıs ve İsrail) göç eder. Göç yönü farklı olan kuşlar arasında yapılan melezleme neticesi, aynı türe ait olmalarına rağmen yavru kuşların ebeveynleri gibi batı veya doğuya değil, tamamen güneye göç ettiği tespit edildi. Navigasyonda vazifeli cryptochrom kompleksi melez yavrularda yeni bir rekombinasyona göre dağılmış ve tamamen farklı bir özellikler göstermişti. Bu netice, kuşların çevre faktörlerine uyum sağlamalarında sevk-i ilâhî ile işletilen mekanizmaları uyguladıklarını ortaya koymaktadır.

Protein sentezi genetik olarak kodlandığından ve sentez edilen protein ebeveynlerinkinden farklı olduğundan, bu değişiklikte çevre faktörlerinin tesiri ihmal edilebilir. Ornitologların klâsik evrimci bakış açıları bu meseleyi açıklamakta oldukça zorlanmaktadır. Daha net bir ifadeyle, ihtiyaca binaen kuşların kendi genleri üzerinde plânlı ve kasdî bir değişiklik yapmalarının mümkün olmadığı apaçık ortadadır. Bu tip genetik özelliklerin, genlerin tesadüfî dizilmeleri ve değişmeleri neticesi ortaya çıktığını savunan evrimciler, mutasyonlara imkânsızı isnat etmektedir. Böylece evrimciler hem göçmen kuşun bütün özelliklerinin tesadüfî mutasyonla ortaya çıktığını, hem de bu mutasyona şuur isnat ederek, doğru coğrafî bölgeye sevk ettiğini söylemek gibi bir paradoksa düşerek, her şeye gücü yeten bir Yaratıcı’nın icraatını görmezden gelmekteler.


Deniz kaplumbağaları

Deniz kaplumbağalarına azamî derecede gelişmiş bir yön belirleme hissi bahşedilmiştir. Bu canlılar okyanuslarda geçirdikleri yirmi yılı aşkın bir süreden sonra, doğdukları sahili hiç problem yaşamadan bulabilmektedir. Floridalı bir balıkçının başından geçen hâdise deniz kaplumbağalarındaki bu yön hissinin muhteşemliğini net şekilde ortaya koymaktadır: 1950’de Florida’dan ayrılıp Nikaragua açıklarında kaplumbağa avlayan bir balıkçı, yakaladığı kaplumbağaların sırtlarına kanun gereği kendi mührünü kazır. Avladığı kaplumbağalarla geri dönerken, Florida açıklarında fırtınaya yakalanır, alabora olmaktan kurtulur; ancak yakaladığı kaplumbağalar denize kaçar. Fırtınanın şokunu atlatan balıkçı bir ay sonra tekrar Nikaragua açıklarında kaplumbağa avlarken denizden kendi imzasını taşıyan bir kaplumbağayı çekince büyük şaşkınlık yaşar. Acaba bir ay içerisinde bu kaplumbağalar bin kilometreden fazla bir mesafeyi geride bırakarak ana sahillerine nasıl geri dönebilmişti?
Deniz kaplumbağaları da yön belirlemede dünyanın manyetik alanını kullanır; bu canlıların geçmiş oldukları mevkiler hafızalarından silinmez. Zamanla beyinlerinde topografik inceliklere sahip âdeta bir hafıza kartı oluşturulur. Dolaştığı yerleri dünyanın manyetik alanına göre parselleyen kaplumbağaların beyinlerine, âdeta mükemmel topografik özellikler taşıyan bu hafıza kartları nakşedilir. Bu sayede bu canlılar hem pozisyonlarını belirler, hem de hedeflerine rahatlıkla ulaşabilir.


Doğduğu yerde ölen yılan balıkları

Yapılan araştırmalarda uzun yıllar boyunca yılanbalıklarının kendilerine benzeyen yavrularına rastlanamaması deniz biyologları arasında ciddi sıkıntılara yol açmıştı. Çünkü yılanbalıklarının yavruları morfolojik bakımdan erginlerden çok farklı bir görünüme sahipti. Aslında yılan balıklarının yavruları başka bir tür -balık- olarak isimlendirilmişti (Leptocephalus). Bugün biliniyor ki, yılanbalıkları yavrulamak için sadece Avrupa sahillerinden 6.000 km uzaklıktaki Sargasso Denizi’ni tercih ediyor. Belli bir güce erişen yavrular, Sargasso Denizi’nden ayrılarak okyanuslardan akarsulara uzanan yolculuklarına başlıyor. Kesin olmamakla beraber biyologlar yılanbalıklarının doğru rotayı tespitte, bazı göçmen kuşlar gibi, dünyanın manyetik alanını kullandıklarını düşünüyor. Ömürlerinin altı ile yirmi yılını akarsularda geçiren yılanbalıkları, sevk-i ilâhîyle iki vazifeyi îfâ etmek üzere tatlı suları terk edip dünyaya geldikleri yere doğru ‘son yolculuklarına’ çıkıyor. Buraya ulaşmaları yaklaşık üç senelerini alıyor. Hiçbir şekilde Yüce Yaratıcı’nın iradesi dışına çıkamayan yılanbalıkları Sargasso Denizi’ne vardıktan sonra da birinci vazifeleri olan üremeyi gerçekleştirip soylarının devamına vesile oluyor, bundan sonra da ölümlerini beklemeye başlıyorlar.


Sismoloji uzmanları kör fareler

(Fam: Spalacidae)
Toprak altında yaşayan körfareler bitki kökleriyle beslendikleri için yerin 20-40 cm altında hareket eder. Toprak altında hareket büyük enerji kaybına yol açar. Bu sebeple beslenme kaynağı olan köklere en kısa yoldan ulaşmaya çalışan ve muhtemel engelleri minyatür zelzele metoduyla aşan bu fareler, yer altında bir sismoloji uzmanı gibi hareket eder. Kazdıkları koridorların tavanına kafalarıyla vurarak minik zelzeleler meydana getiren bu hayvanlar, oluşan sismik dalgaların ortamdaki yansımalarını değerlendirerek en ekonomik enerjiyle en uygun tünelleri açar. Bu sayede aşırı enerji kaybına mârûz kalmazlar. Bu kadar ince hesaplar gerektiren bir meseleyi akıl ve şuurdan mahrum körfarelerin ilmiyle veya tabiatla izah mümkün müdür?


Balinalar

Balinaların çıkardıkları çeşitli sesler sayesinde, binlerce kilometre uzaktaki hemcinsleriyle muhaberede bulundukları uzun yıllardan beri ilim adamlarınca biliniyor. Çıkarılan sesleri kategorize eden su biyologları, balinaların ‘klik’ sesleriyle okyanuslarda kendilerine yol bulduklarını gösterdi. Gönderilen ses herhangi bir cisme çarpıp geri döndüğünde balinalar sevk-i ilâhî ile sesin çarpmış olduğu cismin türünü, uzaklığını, hattâ hızını bile tespit edebilmektedir. Seri hâlinde geri dönen sesler beyinde âdeta bir resim gibi algılanır. İnsanlar da tren veya araba sesini birbirinden ayırabilir; ancak vasıtanın uzaklığı veya hızına dâir net bir şey söyleyemezler. Kaşalot balinası, avını tespit ettikten sonra ‘klik’ seslerini yoğunlaştırarak onu kıskıvrak yakalayabilir.


Matematikçi çöl karıncaları

Şimdiye kadar karıncaların polarize edilmiş güneş ışınlarını kullanarak yönlerini tayin ettikleri biliniyordu. Zürih Üniversitesi Zooloji Enstitüsü Direktörü zoolog Prof. Dr. Rüdiger Wehner, çöl karıncalarının sinir sisteminin temel mekanizmalarını ortaya çıkaran çalışmasıyla Nobel’e aday gösterildi. Wehner, karıncaların yuvalarını bulmada adım sayılarını ve uzunluklarını hesaplayıp hesaplamadıklarını tespit için, bu canlıların bacaklarını kısaltma veya uzatma gibi deneyler yaptı. Bu deneyler ile zoolojide son ayların en gözde keşfi yapıldı. Yuvalarına dönüş yolunda ince sert kıllar yapıştırılarak ayakları uzatılan karıncalar, yuvalarında durmayıp daha ileri geçti. Çünkü karıncalar yuvalarından ilk hareket ettiklerinde ayaklarının kısa olması dolayısıyla daha fazla adım atmışlardı. Ayakları uçlarından kesilerek kısaltılan karıncalar ise, yuvalarına varmadan durmaya ve oldukları yerde dönmeye başladı. Çünkü kendi hesaplarına göre o anda yuvalarında olmaları gerekiyordu. Yuvalarından yüz metreden fazla uzaklaşan bu karıncalar, belli ki on binli rakamların çok üstüne kadar sayabiliyor ve bu işi görünürde 0,1 miligramlık minnacık bir beyinle gerçekleştiriyordu. Ayrıca aynı karıncalar, yeni oluşan şartlara da tamamen ayak uydurabiliyordu. Birkaç gün sonra kısaltılmış veya uzatılmış ayaklarına alışan karıncalar yuvalarını tekrar hatasız olarak bulabiliyordu. Bu kadar küçük canlılarda muazzam mekanizmaların çalıştırılması, bu harika davranışların aslâ tesadüf eseri olmadığını açıkça göstermektedir.

SIZINTI Dergisi, Temmuz 2007


Kimlerin Parmak İzi Yok?

 

Prof.Dr. Arif Sarsılmaz

 

* Yetişkinlerin parmak izleri bir zeminde bozulmadan birkaç gün kalırken, çocukların parmak izleri neden 24 saat içinde kaybolmaktadır?
*  Gözle zor görülen parmak izlerimizle, kendimize ve yaptığımız faaliyetlere dâir geride nasıl emareler bırakmaktayız?
*  Parmak izlerinin tespitinde uygulanan metotlar…
*  Devamlı yanımızda bulundurduğumuz mühür: parmak izlerimiz…




1993 yılında ABD'de küçük bir kız çocuğu, muhtemelen fidye için, evinden kaçırılıp uzak bir yere götürülür. Orada tutulduğu zaman zarfında kaçma plânları yapan çocuk, fırsatını bularak herhangi bir zarar görmeden rehinecilerin elinden kurtulur ve yakındaki bir yerleşim bölgesine sığınır. Kızın tarifi üzerine hâdiseden birkaç gün sonra faillerden birini yakalayan polis, onun konuşmasıyla diğer faillere ve çocuk kaçırılırken kullanılan arabaya ulaşır.

Suçlular mahkemede dosyadaki bir eksikliği fark edip, kurtulmak için arabanın içinde, kız çocuğunun parmak izinin aranmasını isterler. Zîrâ çocuk, kaçırılma esnasında, ifadelerinde de belirttiği gibi, arabanın pek çok yerine tutunmuştur, dolayısıyla çocuğun parmak izlerinin arabanın çeşitli yerlerinde bulunması gerekmektedir. Adlî tıp dedektifleri arabayı baştan aşağı taramasına, zanlı ve arkadaşlarının parmak izlerini tespit etmesine rağmen, garip bir şekilde, arabada küçük kızın parmak izine rastlayamamıştır. Bu hâdise üzerine zanlılar ve avukatları büyük sevinç yaşarken, adlî tıp dedektifleri ve mağdur kız çocuğunun yakınları büyük üzüntü duyar.

Hâdisenin bundan sonrasını yazının sonuna bırakarak, parmak izi çalışmalarının nasıl yapıldığına ve niçin böyle bir hayal kırıklığı yaşandığına dönelim. Parmak izi, her şahsın DNA programında yaratılıştan mevcut olup, embriyonik dönemde parmakların ucunu örten derinin, Nakkâş-ı ImageEzelî ve Hafîz-i Ebedî’nin sonsuz ilim ve kudretiyle işlenmesi neticesinde meydana getirilir. Niçin sonsuz bir ilim ve kudretten bahsediyoruz? Tek yumurta ikizleri hâriç, hiçbir insanın parmak izinin birbirine benzememesi, yaşayan, ölmüş ve yaratılacak bütün insanların parmak izlerinin bilinmesini gerektirir ki, bu da ancak Yüce Yaratıcı'nın ilmiyle mümkündür. Aynı spermle döllenen tek bir yumurtadan yaratıldıkları ve yaratılışlarında aynı DNA programları işletildiği için, tek yumurta ikizlerinin parmak izleri aynıdır. Nitekim Kıyâmet Sûresi'nin hemen başındaki âyetlerde, kıyamet günü insanların tekrar diriltilmesiyle ilgili “İnsan zanneder mi ki ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp onu diriltmeyeceğiz? Evet, toplarız, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar eski hâlinde düzenleriz!” (Kıyamet/ 3-4) denilerek, kimsenin bilmediği bir dönemde, parmak izlerimizdeki inceliklere dikkat çekilmektedir.

Bundan dolayı parmak izleri çeşitli suçların aydınlatılmasında kullanılmaktadır. Parmak uçlarındaki deri kabartılarının teşkil ettiği desenler, birbirini kesen veya birbirine paralel, oval yahut dairevî çizgilerin hareketleriyle ortaya çıkarılır. Mürekkep emdirilmiş bir süngere dokundurulan parmak daha sonra bir kâğıda basılırsa, parmak ucundaki desen mürekkep sayesinde kâğıda geçer. Bu şekilde arşivlenen parmak izleri, ileride meydana gelebilecek şüpheli bir durumda yeni izlerle karşılaştırılarak değerlendirilir.

Peki, dokunduğumuz eşyada parmak izlerimiz nasıl kalıyor? Derimizin her tarafına dağıtılmış olan ter bezleri, vücudumuzun her bölgesinde farklı yoğunluktadır. Parmak uçlarımıza da birçok ter bezi yerleştirilmiştir. Parmağımızla herhangi bir nesneye dokunduğumuzda ter bezlerinin gözeneklerinden çıkan terimiz, dokunduğumuz yerde kalır ve parmak izi desenimizin o zemine geçmesine sebep olur.

Yazının başında anlatılan hâdisede, küçük kızın parmak izinin arabada bulunamamasının sebebi nedir? Parmak izini bırakan terin yüzde doksan dokuzu sudur. Kalan yüzde birlik kısımda yağ asitleri, yağ, esterler, aminoasit ve tuzlar bulunur. Yapılan analizlerde, yetişkin insanların bıraktığı parmak izlerinin, esterler tarafından birbirine bağlanan uzun karbon zincirleri ve ağır metaller ihtiva ettiği bulunurken, çocukların parmak izinde ise, çoğunlukla esterlenmemiş ve kısa zincirli yağ asitleri bulunmuştur. Çocukların parmak izinde bulunan kısa zincirli yağ asitleri daha uçucu özelliktedir. Bu yüzden yetişkinlerin parmak izleri genellikle birkaç gün veya daha uzun müddet bozulmadan kalırken, çocukların parmak izleri 24 saat içinde yok olmaktadır. Bu sebeple çocuklarla ilgili vakalarda suçu araştırma çalışmaları mümkün olduğunca çabuk yapılmalıdır.

Normal bir bakışla parmak izleri görülmez. Adlî dedektifler görünmeyen parmak
izlerini görünür hâle getirip fotoğraflarını çekebilmek için, bazı metotlar uygular. En eski metotlardan birisi toz pudra serpmedir. Hidrokarbonların ısı ile bozulmasından elde edilen çok ince siyah karbon, parmak izinin bulunduğu yüzeye serpilir, karbon tanecikleri parmağın eşya üzerinde bıraktığı tere yapışarak izi görünür hâle getirir. Bu metodun daha gelişmiş bir şeklinde ise, fluoresans pudralar (ışıldama yapan) kullanılmaktadır. Bu hususta uygulanan ikinci metot, iyot metodudur. İyot ısıtıldığında buharlaşır ve yağların yapısındaki karbon-karbon arasındaki çift bağlar ile reaksiyona girer ve kabartı şeklindeki parmak izi desenini sarımsı kahverengi bir renge dönüştürür. Uygulanan üçüncü metot ise, ninhydrin metodudur. Önceki metotlar gözeneksiz yüzeylerde iyi netice verirken, bu metot, kâğıt ve tahta gibi gözenekli yüzeylerdeki parmak izi örneklerinde daha iyi neticeler verir. Bu metodun temeli, aminoasitler ile ninhydrin arasındaki kompleks bir reaksiyona dayanır. Isıtıldığında ortamdaki bir baz ile reaksiyona girerek menekşe renginde görüntü verir. Terdeki aminoasitler kâğıt veya tahtanın ana maddesi olan selüloz ile herhangi bir reaksiyona girmediği için, bu teknik çok eski izlerin belirlenmesine de imkân sağlar.

Ter gibi çoğu zaman hatalı şekilde saf bir su zannettiğimiz bir unsur bile, gerektiğinde birçok meselenin aydınlığa kavuşturulmasında kullanılabilmektedir. Gözle zor görülen parmak izlerimiz ise, yaptığımız faaliyetlerin izlerini mekâna nakış nakış işleyerek buralarda bize dâir emareler kalmasına sebep olmaktadır. Her an, zihinlere ve mânevî levhalara bıraktığımız milyonlarca görüntünün, Kâinatın Sahibi huzurunda neler ifade edeceğini düşündüğümüzde, kâinatta hiçbir şeyin başıboş ve abes yaratılmadığını anlıyoruz. Bu arada, yazının başında anlattığımız çocuk kaçırma hâdisesine karışan kişilerin ceza almadıklarını sanıyorsanız, aldanıyorsunuz! Çocuğun parmak izleri arabanın içinde bulunamamıştı; ama suçluların sevinci çok uzun sürmedi. Çünkü çocuğun üzerindeki elbiseden kopan, gözle çok zor görülebilen ince kumaş lifleri, arabanın koltuğundan aspiratörle çekildikten sonra mikroskopta incelendi. Yapılan bire bir eşleştirmeyle hâdiseye karışanların suçları ispatlandı ve suçlular bu dünyadaki cezalarını aldılar.


Bu yazı Sızıntı Dergisi'nde yayınlanmıştır.

 
Photo 1 of 50
More albums (1)